A’RÂF (kelime anlamlı) (2022)

A’RÂF SÛRESİ

-1-

المص

Elif, lâm, mim, sâd

Elif :Tüm varlığı tutan kudret, Allah, Varlıkta Diri olan, Hakk
Lâm : Halk, Muhammed, kemalat,
Mim : Nokta, Hakk ve Halk birliği, sonsuzluk, Hakk zahir,
Sâd: Tecelli eden, açığa çıkış, Ruh’dan gelen filiz,

1- Elif, Lâm, Mim, Sâd

-2-

كِتَابٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ فَلاَ يَكُن فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِّنْهُ لِتُنذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ

Kitâbun unzile ileyke fe lâ yekun fî sadrike haracun minhu litunzire bihî ve zikrâ lil muminîn

Kitabun : kitap, ilahi sözler, varlık kitabı, varlıkta yazılı olan,
unzile ileyke: verilen, sunulan, indirilen, sana
Fe lâ yekun: artık, yok, olma, olmasın
Fî sadri ke : içinde, gönlünde, kalbine, idrakinde,
harac minhu: sıkıntı, tedirginlik, ikilik, müşkül, şüphe, ondaki
li tunzire bihi : hakikatleri açıklayıp uyarman için, onunla, o hakikatler
Zikra li el muminine: anma, hatırlatma, öğüt, müminler için, emin olanlar için,

2- Tüm varlık sana bir kitap olarak sunuldu. Ondaki hakikatler hakkında gönlünde bir sıkıntı olmasın. O hakikatler açıklayıp uyarman içindir, müminler içinde bir öğüttür.

-3-

اتَّبِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ وَلاَ تَتَّبِعُواْ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء قَلِيلاً مَّا تَذَكَّرُونَ

Ittebiû mâ unzile ileykum min rabbikum ve lâ tettebiû min dûnihî evliyâ kalîlen mâ tezekkerûn

İttebiû : tabi olun, uyun, takip etmek,
ma unzile ileykum: şey, ne, değil, sunulan, indirilen, size
min rabbi-kum: Rabbinizden, sizi vucudlandıran,
la tettebiu : yok, tabi olmayın, edinmeyin,
min duni hi evliya: ondan başka, dostlar, evliya,
Kalilen ma tezekkerûne: az, şey, değil, ne, tezekkür, hakikatleri araştırma

3- Rabbinizden size sunulan şeylere tâbi olun. O’ndan başka evliya edinmeyin. Hakikatleri ne kadar da az araştırıyorsunuz.

-4-

وَكَم مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَآئِلُونَ

Ve kem min karyetin ehleknâhâ fe câehâ besunâ beyâten ev hum kâilûn

Kem min karyet : kaç, nice, belde halkı, köy, orada yaşayanlar
ehlek na: helak, yazık olma, kaybetmek, biz
Fe cae ha: o zaman, artık, böylece, geldi, verdi, oldu,
bes na : zarar, azap, sıkıntı, zorluk, meşakkat, korku, fenalık, biz,
beyaten: gaflet, gece çalışması, cehalet karanlığı, biat, uymak,
Ev hum kailun: yada, onlar, aydınlanma yolunda, gaflet, öğlen uykusu

4- Nice beldelerde yaşayanlar Bizi anlayamayıp kendilerine yazık ettiler. Onlar cehaletin karanlığında kalıp, Bizi anlamamakla çevrelerine zarar verdiler, ya da onlar aydınlanma yolunda gaflete düştüler.

-5-

فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءهُمْ بَأْسُنَا إِلاَّ أَن قَالُواْ إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ

Fe mâ kâne davâhum iz câehum besunâ illâ en kâlû innâ kunnâ zâlimîn

Fe ma kane dava hum: sonra, artık, olmadı, çağrı, davet, yalvarma, onlar
İz câe-hum : olduğunda, geldi, onlar,
besu na: sıkıntı, güç, müşkül, biz
İlla en kâlû: başka, söylemeleri, demeleri
İnnâ kunna zalimin: gerçekten, doğrusu, biz olduk, zalim,

5- Sonra da onlar hakikatlerin çağrısına uymadılar. Onlar Bizi anlamamanın sıkıntılı hallerinde kalınca: Doğrusu biz zalimlerden olduk, dediler.

-6-

فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ

Fe le neselennellezîne ursile ileyhim ve le neselennel murselîn

Fe le neselene ellezine: artık, elbette, sorgulama, sormak için, o kimseler
ursile ileyhim: resul, hakikatleri gösterenler, göndermek, gelen, onlara
Ve le neselene : elbette, sorgulama, araştırmak,
el murselin: hakikati gösterenler, görevliler, resuller

6- O kimselerin Bizi sorup anlamaları için hakikatleri gösterenler onlara geldi. Elbette hakikatleri gösterenler de Bizi anlamak için sormuşlar, araştırmışlardı.

-7-

فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِم بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَآئِبِينَ

Fe le nekussanne aleyhim bi ilmin ve mâ kunnâ gâibîn

Fe le nekussane aleyhim: işte, elbette, biz, arayış, anlatmak, kıtlık, onlara,
bi ilmin: bir ilim, bilgi, hakikatlerin bilgisi,
ma kunna gaibin: biz olmadık, değiliz, habersiz, bilmeyen, görünmeyen,

7- İşte, elbette Bizi anlamak için bir arayışta olanlara, biz bilenlerden değiliz diyenlere, o hakikatlerin bilgisi sunulur.

-8-

وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Vel veznu yevme izinil hakk fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn

ve el veznu : tartı, inceleme, hesap, ölçü,
yevme izin: gün, her an, yetkili olan,
el hakku: hakk, gerçek, hakikat
Fe men sekulet : artık, kim, kimse, ağır, yoğun,
mevazin hu: tartma, mizan, adalet, ölçü, o
Fe ulaike hum : işte onlar,
el muflihûn: felah, kurtuluş, başarılı olan, öze ulaşan, başlangıç,

8- Her an hakikatleri inceleme içinde olup, sonra da o hakikatleri bir ölçü içinde anlamada yoğunlaşan kimseler, elbette işte onlar başarılı olurlar.

-9-

وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُم بِمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يِظْلِمُونَ

Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum bimâ kânû biâyâtinâ yazlimûn

ve men haffet : kim, hafif, zayıf, anlama zayıflığı,
mevazin hu: tartma, mizan, adalet, ölçü, o
Fe ulaike ellezine hasir: işte o kimseler, hüsran, kaybeden, başarılı olamayan
enfuse-hum: nefs, kendileri, onlar
bimâ kânû bi ayeti na: olduklarından dolayı, ayet, işaret, delil, biz
yazlimûne: zulmediyorlar, yazık etme, haksızlık,

9- Hakikatleri anlamadaki ölçüde bir zayıflık içinde olup, kendilerinde olan ayetlerimize karşı haksızlık eden kimseler, işte onlar başarılı olamazlar.

-10-

وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الأَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُونَ

Ve lekad mekkennâkum fîl ardı ve cealnâ lekum fîhâ maâyiş kalîlen mâ teşkurûn

Lekad : andolsun, doğrusu, gerçek olan şu ki
mekken na kum: yerleşme, yaşam yeri, biz, siz
fî el ardı: yeryüzünde, toprakta,
ceal-nâ lekum fiha : kıldık, sunduk, eyledik, size
fî hâ mayişe: onun içinde, orada, geçim, imkânlar
kalîlen mâ teşkurun: ne kadar az, şükür, nimetlerin sahibini bilip teslim etme

10- Gerçek olan şu ki; Biz size yeryüzünü yaşam yeri yaptık, size orada imkânlar sunduk. Nimetlerin sahibini bilip teslim etmede ne kadar da yavaş davranıyorsunuz.

-11-

وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلآئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ لَمْ يَكُن مِّنَ السَّاجِدِينَ

Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs lem yekun mines sâcidîn

Ve lekad : andolsun, doğrusu, gerçek olan şu ki,
halakna kum: halk ettik, yarattık, varettik, siz
Summe savver-nâ-kum: sonra, şekil, suret, biz, siz
Kulna : dedik, bildirdik, hissettirdik
li el melaiket : güç, kuvvet, melekler, her varlıktaki güç
Uscudû li adem: secde edin, teslim olmak, Âdem’e, Ruh boyutu, yokluk,
Fe secedû: böylece, secde etmek, teslim olmak,
İllâ iblis : ancak, iblis, libas, dış elbise, dışını gören içini göremeyen
lem yekün: olmadı, olmaz,
min es sâcidîne: secde edenlerden, teslim olan

11- Gerçek olan şu ki; sizi halkettik, sonra da suretlendirdik. Âdem’e tüm varlıktaki gücü anla bir teslimiyet içinde ol dediğimizde, böylece o bir teslimiyet içinde oldu. Ancak, varlığın dış yüzünde kalıp iç yüzünü göremeyen, tüm varlıktaki gücü anlayamayan ise, teslim olanlardan olmaz.

-12-

قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

Kâle mâ meneake ellâ tescude iz emertuk kâle ene hayrun minh halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn

Kâle ma menea ke: dedi, men eden, alıkoyan, sen
Ella tescude : değil, secde, teslim olmak,
iz emr tu ke: olduğunda, iş, işleyiş, emir, hüküm, sen,
Ene hayrun min hu: ben, benlik, hayırlı, iyi, üstün, ondan
halakte-ni : yarattın, var olur, yaratılış,
min narin : ateş, yakıp yıkıcı haller,
halakte-hu : yaratılan, halk edilen, o,
min tinin : nemli toprak, suretinden siretine

12- Bildirildi: Tüm varlıktaki işleyişin sahibine teslim olmaktan seni alıkoyan nedir? Varlığın dış yüzünde kalıp iç yüzünü göremeyen; benlik içinde kalır, yakıp yıkıcı hallerinden dolayı yaratılışı anlayamaz, kendini diğer yaratılanlardan üstün görür ve o yaratılanları bir sûret görür ve sîretini göremez.

-13-

قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ أَن تَتَكَبَّرَ فِيهَا فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ

Kâle fehbit minhâ fe mâ yekûnu leke en tetekebbere fîhâ fahruc inneke mines sâgirîn

Kâle fe ıhbit minha: dedi, öyleyse, in, uzaklaşmak, oradan, bulunduğun yerden
Fe mâ yekûnu leke: artık, olmaz, senin
en tetekebbere fiha: büyüklük taslaman, kibirlenmen, orada
fe uhruc: artık, çık, dışarı çıkmak, uzaklaşmak,
İnne ke min es sâgirîne: muhakkak, sen, kaybedenler, küçülen,

13- O hâlde olana bildirilir: Sen, kibirlilik içindeyken hakikatleri anlamaktan uzaklaştın. Artık sen kendini hakikatlerin dışında bıraktın, doğrusu sen kaybedenlerden oldun.

-14-

قَالَ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

Kâle enzırnî ilâ yevmi yubasûn

Kâle enzır ni: dedi, mühlet ver, uyar, adak, beni bırak,
ilâ yevmi : gün zaman, vakit, an,
yubasûne: diriliş, ortaya çıkan, diri olan, beas, dirilen,

14- O hâlde olan: Her an ortaya çıkan varlığın hakikatini anlamam için bana mühlet ver, der.

-15-

قَالَ إِنَّكَ مِنَ المُنظَرِينَ

Kâle inneke minel munzarîn

Kâle inneke: dedi, bildirildi, doğrusu, sen
Min el munzarîne: bekletilen, tehir edilen, mühlet verilen

15- Bildirildi: Doğrusu sen o hakikati anlamayı hep tehir ettin durdun.

-16-

قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ

Kâle fe bimâ agveytenî le akudenne lehum sırâtekel mustekîm

Kâle fe bima agveyte ni: dedi, artık, şeyler, sebep, azdırma, uzaklaşma, ben
le akudenne lehum: elbette, bekleme, engel olmak, oturmak, onlara
sırâte-ke el mustekîme: yol, dosdoğru senin yolun, senin, hakikatlerin yolu,

16- O hâlde olan dedi ki: Bundan sonra bana uyanlar hakikatlerden uzaklaşırlar, elbette kendi fena halleri, dosdoğru senin yolunda olmaya engel olan şeydir.

-17-

ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ

Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn

Summe le atiyenne hum: sonra, elbette, gelme, sokulma, fısıldama, onlar
min beyni eydi him: arasında, elleri, güçleri, onlar
min halfi-him: arkaları, geçmişleri, ardı, arka, eski bildikleri
An eymâni-him: sağlarından, dirilik,
şemâili-him: sollarında, diri olanı anlamaktan uzak olan, idraksiz,
lâ tecidu ekser hum : yok, bulmak, olmaz, çoğu, onlar,
şakir: şükreden, nimetlerin sahibini bilip teslim etmek

17- Sonra elbette onların fena halleri; önlerinde, arkalarında, sağlarında, sollarında, her yerde olan hakikatleri görmeye engel olur. Onların çoğu nimetlerin sahibini bilip teslim edenlerden olamazlar.

-18-

قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُومًا مَّدْحُورًا لَّمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ لأَمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ

Kâlehruc minhâ mezûmen medhûrâ le men tebiake minhum leemleenne cehenneme minkum ecmaîn

Kâle uhruc minha: dedi, bildirildi, çık, dışarı, anlamamak, oradan
Mezûmen : hor, kınanmış, küçük görme,
medhuren: uzaklaşma, reddeden, hakikatten uzaklaşan,
Le men tebia ke minhum: elbette, tabi oldu, uydu, sen, onlardan
la melen : yok, dolu, kalır,
cehennem: cehaletin cehennemi, yakıp yıkıcı haller,
minkum ecmain: sizler, hepiniz, topluluk

18- Bildirildi: Küçük görme, hakikatlerden uzaklaşma hallerinden dolayı hakikatleri anlayamadın. Elbette senin hallerine uyan kimselerin hepsi cehaletin cehenneminde kalırlar.

-19-

وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلاَ مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ

Ve yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete fe kulâ min haysu şi’tumâ ve lâ takrebâ hâzihiş şecerete fe tekûnâ minez zâlimîn

ve yâ âdem : ey Âdem, ey insan,
uskun : iskân, yerleşme, mesken, barınılan yer, yaşanılan yer
Ente ve zevcu ke : sen ve eş, aynı yolda olan, eşlik eden, cins, tür,
el cennet: huzur, cennet, bahçe,
Fe kula : hep, böylece, beslenme, faydalanmak, yararlanmak,
min haysu şituma: her yerden, nereden, nasıl, istediğiniz
lâ takraba hazihi: yok, yakınlık, bu, ona sahiplenme, kendine varlık nisbet
el şecerete: şecere, soy, öz, aslınız, varlığınızın geldiği öz, ağaç
fe tekûnâ min el zalimin : yoksa, o zaman, zalimlerden olursunuz

19- Ey Âdem! Sen ve eşin, yaşadığınız yerde huzur içinde olun. İstediğiniz her yerde, hakikatlerden yararlanın. Varlığınızın geldiği öze olan o yakınlığı yok etmeyin, o özü kendinize nisbet etmeyin. Yoksa zalimlerden olursunuz.

-20-

فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ

Fe vesvese lehumuş şeytânu li yubdiye lehumâ mâ vuriye anhumâ min sevâtihimâ ve kâle mâ nehâkumâ rabbukumâ an hâzihiş şecereti illâ en tekûnâ melekeyni ev tekûnâ minel hâlidîn

Fe vesvese lehum : böylece, sonra, vesvese, fısıltı, onlara,
el şeytan: şeytani haller, tüm kötülük halleri,
li yubdiye lehuma: açığa çıkması, ortaya çıkması için, onların, kendileri
Ma vuriye an huma: şey, değil, ne, gizli, örtülmüş, onların
Min sevati hima: ayıp, yazık, kötü, fenalar, eşit, orta, onların
Kale nehâkuma : dedi, yasak, men, nehy eden,
rabb kuma: rabbiniz, sizler
An hâzihi el şecereti: bu, ağaç, soy, geldiği yer, aslı, özü,
İlla en tekuna : sadece, olmanız, olursunuz,
melekeyn : güçlülük, güçlü olan, kuvvet sahibi
Ev tekuna min el hâlidîne: ya da, olma, ebedi, sonsuzluk, devamlı,

20- Böylece onların şeytani halleri; onlarda gizli olan, onların fenalarının onlarda açığa çıkması için, Rabbiniz, geldiğiniz o öze olan yakınlığı, kuvvet sahibi olursunuz ya da sonsuzluk içinde olursunuz diye sizlere yasak etti, diye kendilerine vesvese verdi.

-21-

وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ

Ve kâsemehumâ innî lekumâ le minen nâsıhîn

ve kaseme huma: yemin, ahdetme, doğruluk, inandırmak, onlar, kendileri,
İnni lekumâ: ben, sizlerin, sizlere
le min en nâsıhîne: elbette, nasihat veren, öğüt, rehber, danışman

21- Onlar; kendi benliklerinden gelen şeytani hallerinin vesvesesini, elbette bize gelen bir öğüttür, diyerek kendilerini inandırdılar.

-22-

فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ

Fedellâhumâ bi gurûr fe lemmâ zâkâş şecerete bedet lehumâ sev’âtuhumâ ve tafikâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cennet ve nâdâhumâ rabbuhumâ e lem enhekumâ an tilkumeş şecereti ve ekul lekumâ inneş şeytâne lekumâ aduvvun mubîn

Fe della huma : böylece, yaklaşmak, uymak, ne dediğini bilmeme, onlar,
bi gurur: benlik, aldanma, gurur, ego,
fe lemmâ zaka : fakat, olduğunda, his, tat, o hal,
el şeceret: ağaç, aslı, asliyet, soy, öz, geldiği kaynak,
Bedet lehuma : göründü, açığa çıktı, onlarda,
sevatu hum: ayıp, fena halleri, onların
ve tafikâ : başladı, bir işe başlamak, olması, devam etmesi,
yahsifani aleyhim: ışığı sönmek, dökülmek, hariç, dış, üzerlerine
Min varak el cenneti: bir kâğıt, yaprak, cennet, huzur, cennet hakikatleri,
ve nâdâ huma : nida, seslenmek, bildirmek, onlara,
rabb huma: rabbi, onları vücudlandıran,
e lem enhe-kumâ: değil mi, nehy etme, yasaklama, sizlere
an tilkum el şecereti: o, bu, asil, asliyet, soy, öz, gelinen yer, ağaç,
Ve ekul lekumâ: söyledim, dedim, birdirdim, belirttim, sizlere
inne el şeytâne: muhakkak ki şeytan, şeytani haller, kötü halleriniz
Lekumâ aduv mubin: sizlere, düşman, apaçık

22- Böylece onlar, benlik hallerine uydular. Özlerine, benim, dediklerinden dolayı onların fena halleri açığa çıktı ve onların üzerlerindeki cennet hakikatinin ışığı sönmeye başladı. Onlara Rabbi nida etti: O özünüze, benim, demeniz sizlere yasak edilmedi mi? Sizlere, o kötü halleriniz sizin apaçık düşmanınızdır, diye belirtildi.

-23-

قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn

Kâlâ rabbe na: dediler, rabbimiz
zalem-nâ enfus na: zulmettik, nefsimize, kendimize,
Ve in lem tagfir-lenâ: eğer, değil, anlayamama, mağfiret, bize
ve terham-nâ: rahmet et, bağışla, biz,
le nekûne : elbette, biz oluruz,
enne min el hasirin: hüsran, kaybedenlerden

23- Dediler ki: Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik. Eğer senin mağfiretini anlayamazsak ve rahmetini anlayamazsak, elbette biz kaybedenlerden oluruz.

-24-

قَالَ اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ

Kâlehbitû badukum li ba’dın aduvv ve lekum fîl’ardı mustekarrun ve metâun ilâ hîn

Kâle ıhbutu : dedi, inin, uzaklaşmak, ileri gitme, aşağı inmek
badukum li badın aduv: sizin bir kısmınız, bir kısmınıza, birbirinize, düşman
ve lekum fi el ard : sizin için, yeryüzü,
mustekar: kalma, kararlı, yerleşme yeri
ve metâun ila hinin: meta, geçinme, yarar, fayda, bir zamana kadar

24- Bildirdik: Siz hakikatlerden uzaklaşarak birbirinizin düşmanı oldunuz. Yeryüzünde sizler için kararlı olma vardır ve bir zamana kadar faydalanma vardır.

-25-

قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ

Kâle fîhâ tahyevne ve fîhâ temûtûne ve minhâ tuhrecûn

Kâle fiha tahyevne: dedi, orada, hayat bulma, yaşamak, can, dirilik
Ve fiha temûtûne: orada, ölürsünüz
ve minhâ tuhrecun : oradan, topraktan, ihraç, açığa çıkma, dışarı çıkma

25- Bildirdik: Yeryüzünde açığa çıkarsınız ve orada yaşarsınız ve orada ölürsünüz.

-26-

يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْءَاتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَىَ ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

Yâ benî âdeme kad enzelnâ aleykum libâsen yuvârî sevâtikum ve rîşâ ve libâsut takvâ zâlike hayr zâlike min âyâtillâhi leallehum yezzekkerûn

ya benî ademe: ey Âdemoğulları
kad enzel-nâ aleykum: oldu, indirdik, sunduk, size
Libâsen yuvari : elbise, bilgi, giysi, gizli, örtülmüş, ayıp,
sevati kum: fenalar, ayıplar, siz
Ve rişâen: menzil, süs, ziynet, değerli takı, makamlar
ve libâsu : elbise, dış elbise, o halde olma, dış görünüş,
et takvâ: elbise, fenalardan sakınma ortak koşmama
Zâlike hayrun: bu, işte bu, daha hayırlı, iyi olan, yararlı,
Zalike min ayati allâh: işte bu, bir ayet, işaret, Allah’ın ayetleri, delil, işaret
lealle-hum : umulur ki onlar,
yezekkerün: tezekkür, var oluşun hakikatleri ile seyretmek,

26- Ey Âdemoğulları! Size, fenalarınızı örtecek hakikat bilgileri ve değerli makamlar sunduk. Fenalardan sakınıp, Allah’a ortak koşmama hâlinde olmanız, işte bu sizin için daha hayırlıdır. İşte her şey Allah’ın delilleridir. Umulur ki onlar; varoluşun hakikatlerine ulaşırlar, o hakikatlerle bu âleme bakarlar.

-27-

يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ

Yâ benî âdeme lâ yeftinennekumuş şeytânu kemâ ahrece ebeveykum minel cenneti yenziu anhumâ libâsehumâ li yuriyehumâ sevâtihimâ innehu yerâkum huve ve kabîluhu min haysu lâ terevnehum innâ cealneş şeyâtîne evliyâe lillezîne lâ yuminûn

yâ benî âdeme: ey Âdemoğulları
la yeftine-enne-kum: yok, ikilik, ikilikte kalmak, fitneye düşürmesin, siz
el şeytânu: şeytan, şeytani haller, kötülük veren haller
kemâ ahrace : çıkardığı gibi, dışarı, hakikatten uzaklaşmak,
ebevey kum: ebeveyn, atalarınız, anne babanız, siz
min el cenneti yenziu: cennetten, huzurdan, çıkarır, soyar,
an-humâ libas huma: onlardan, elbise, surette kalmak, onların
li yuriye-humâ : için, göstermek, onlar,
sevati hima: ayıp, fenalar, fena haller, onlar
inne-hu yera kum: muhakkak ki o, görme, sizler
huve ve kabilu hu : o ve topluluk, tüm o halde olanlar, topluluk,
min haysu : bir yer, herhangi bir yer, her yer,
la terevne hum: yok, görmek, bakmak, görmezler, idraksizlik, onlar
İnna ceal nâ : muhakkak, doğrusu, yaptık, sunduk,
El şeyatine evliyâe: şeytani haller, kötülük halleri, evliya, dostlar
li ellezîne la yuminun: o kimselere için, inanmayan, iman etmeyen

27- Ey Âdemoğulları! Şeytani haller, atalarınızı hakikatlerden uzaklaştırıp, fena halleriyle onları huzur içinde olmaktan çıkardığı gibi, sakın sizi de ikiliğe düşürmesin. Siz, her yerde öyle hallerde olanları görürsünüz, onlar bir idraksizlik içinde olanlardır. Doğrusu iman etmeyen kimseler; şeytani hallerini dost edinenlerdir, sunduğumuz hakikatleri anlayamayanlardır.

-28-

وَإِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً قَالُواْ وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءنَا وَاللّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء أَتَقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

Ve izâ faalû fâhişeten kâlû vecednâ aleyhâ âbâenâ vallâhu emerenâ bihâ kul innallâhe lâ yemuru bil fahşâ e tekûlûne alâllâhi mâ lâ talemûn

Ve iza faalu fahişeten: yapan, kalan, haddi aşan, ego, benlik halleri
Kâlû veced na : dediler, bulduk, biz
Aleyhâ abae na: üzerinde, o yolda, atalarımızı
Ve Allâh emr na biha: Allah, emir, iş, hüküm, biz, onu
Kul inne Allâh : anlat, muhakkak, kesinlikle, Allah,
la yemuru: yok, emir, iş, işleyiş, hüküm,
bi el fahşâi: kötülüğü, çirkinliği, haddi aşmak, büyüklük, benlik
e tekûlûne ala Allah : söylüyor musunuz? Allah’a karşı
Ma lâ talemûne: şey, değil, bilmediğiniz

28- Bir benlik içinde haddi aşanlar derler ki: Biz atalarımızı da bu yolda bulduk ve bu bize Allah’ın hükümleridir. De ki: Benlik içinde olmak, haddi aşmak, kesinlikle Allah’ın hükümleri değildir. Sizler Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylüyorsunuz.

-29-

قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ وَأَقِيمُواْ وُجُوهَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ

Kul emere rabbî bil kıst ve ekîmû vucûhekum inde kulli mescidin vedûhu muhlisîne lehud dîn kemâ bedeekum teûdûn

Kul emr rabbi : de, anlat, iş, işleyiş, hüküm,
bi el kıst: doğruluk, adalet, pay, kısım
ve ekimu : diri, kıyam, vücüda getirmek, ayakta tutmak,
vucuhe kum: yüz, yön, yönelmek, siz
İnde kulli mescid : katında, ona ait, bütün her yerde, teslim olunan
Vedu hu muhlisine : tüm varlığıyla bağlı olan, içten, özüyle,
lehu el din: ona, din, varlığın yaratılış yasaları, incelikleri
kemâ bedee-kum teudun: gibi, başlatmak, var etmek, yaratmak, siz, dönmek

29- De ki: Rabbimin hükümlerinde adalet vardır. Siz yüzünüzü; bütün her yerde O’na ait olan hakikatlere teslimiyet içinde döndürün, varlığın yaratılış yasalarını O’na mahsus kılarak O’na yönelin, siz var edildiğiniz gibi O’na dönün.

-30-

فَرِيقًا هَدَى وَفَرِيقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلاَلَةُ إِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ اللّهِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ

Ferîkan hadâ ve ferîkan hakka aleyhimud dalâletu innehumuttehazûş şeyâtîne evliyâe min dûnillâhi ve yahsebûne ennehum muhtedûn

Ferikan hada : ekip, grup, bir kısım, kılavuz, rehber, yol gösteren
Ve ferikan hakka : ekip, bir grup, bir kısmı, hak, hakikat, gerçek
aleyhim ed dalâletu: üzerlerine dalalet, hakikatlerden sapma
innehum etehaz : muhakkak ki onlar, sarılma, edinme,
el şeyatine evliya: şeytani haller, kötülük halleri, evliya, dostlar
min duni Allah : ona ait, başka, Allah’a ait hakikatler,
ve yahsebune: zannederler, sanma,
enne-hum muhtedun: onların olduğunu, yönlendirme, yönelme,

30- Onlardan bir gurubu Hakk’a yöneldiler ve onlardan bir gurubu kendi üzerlerindeki hakikatleri bırakıp kendi anlayışlarına saptılar. Onlar, Allah’a ait hakikatleri bırakıp, şeytani hallerini dost edindiler ve onlar zannettiler ki Hakk’a yöneldiler.

-31-

يَا بَنِي آدَمَ خُذُواْ زِينَتَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وكُلُواْ وَاشْرَبُواْ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ

Yâ benî âdeme huzû zînetekum inde kulli mescidin ve kulû veşrebû ve lâ tusrifû innehu lâ yuhıbbul musrifîn

yâ beni adem : ey Âdemoğulları,
huzu : almak, çekmek, anlamak, sarılmak, haz,
Zinet kum: değerler, sıfatlar, süs, kendinizde, sizde,
İnde : yanında, katında, orda, ona ait, hakka ait,
kulli : hepsi, bütün, bütün her yer, her şey,
mescid: secde, teslimiyet, hakka teslim olmak,
Kulû : yemek, fayda, iyice öğrenin,
eşrebu : içmek, ilim ile beslenmek,
ve la tusrifu: yok, israf, taşkın, israf etmeyin
İnnehu la yuhub : muhakkak, doğrusu, o, yok, sevgi,
el müsrifin: müsrif, taşkınlık, azgınlık, dağıtan,

31- Ey Âdemoğlu! Kendinizdeki ve bütün her yerdeki Hakk’a ait olan sıfatları anlayın, O’na teslimiyet içinde olun. İlim ile beslenin ve iyice öğrenin ve taşkınlık yapmayın. Doğrusu o taşkınlık içinde olanlarda sevgi yoktur.

-32-

قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللّهِ الَّتِيَ أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالْطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِي لِلَّذِينَ آمَنُواْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

Kul men harreme zînetallâhilletî ahrece li ibâdihî vet tayyibâti miner rızk kul hiye lillezîne âmenû fîl hayâtid dunyâ hâlisaten yevmel kıyâmeh kezâlike nufassılul âyâti li kavmin yalemûn

Kul men harrame : anlat, de, kim, haram, sığınak, kutsal olan,
zinete: süs, değerler, sıfatlar,
Allâh elletî: Allah, ki o
Ahrace li abid hi: çıkardı, ortaya koydu, açığa çıkarma, için, kul, o
ve et tayyibâti : temiz olan, güzel, iyi,
min el rızkı: rızık, nimet, fayda, yarar
Kul hiye li ellezîne âmenû: anlat, de, o, için, iman edenler,
fî el hayâti ed dunyâ: dünya hayatında, yaşamlarında
hâlisaten: has, en içten, samimi, temiz, özellikle, gönülden
yevme el kıyâmeti: diriliş vakti, hakikatlerin ortaya çıktığı gün, ölüm vakti
Kezalike nufassılu : işte böylece, kısım, bölüm, ayrı ayrı açıklıyoruz,
el âyâti: ayet, delil, işaretler, hakikatler,
li kavmin yalemun: kavim için, topluluklar, insanlar, biliyorlar, bilirler

32- De ki: Kutsal olan sıfatlar kimindir? Ki o Allah’ındır. O kullarını açığa çıkarandır ve rızıkları tertemiz verendir. O iman eden kimseler için anlat: Ölünceye kadar yaşamlarında gönülden hareket etsinler. İşte insanların bilmeleri için, delilleriyle hakikatleri ayrı ayrı açıklıyoruz.

-33-

قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَن تُشْرِكُواْ بِاللّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

Kul innemâ harreme rabbiyel fevâhişe mâ zahere minhâ ve mâ batane vel isme vel bagye bi gayril hakkı ve en tuşrikû billâhi mâ lem yunezzil bihî sultânen ve en tekûlû alallâhi mâ lâ talemûn

Kul innema haram : de ki, ancak, sadece, kutsal, yasak, sığınak,
rabbi: rab, vücudlandıran, şekillendiren,
el fevâhişe: haddini aşmış, benlik içinde olma, kötülükler, günahlar
mâ zahere: açıkta olan şey, zahir olan, görünen, açıkça,
min-hâ: ondan
mâ batane: gizli olan şey, görünmeyen, batında,
ve el isme: günah, fenalar,
ve el bagye : haset, zulüm, isyan, haddi aşmak,
bi gayr el hak: başka, diğer, hak, hakikat
ve en tuşriku bi allah: ortak koşmanız, şirk koşmanız, Allaha
mâ lem yunezzil: değil, şey, ne, sunmak, indirmediği şey
bi-hi sultanen: ona, delil, hüccet,
ve en tekûlû: söylemek, söylemeniz
alâ allâhi : Allah’ için, Allah hakkında,
ma la talemun: bilmediğiniz şey,

33- De ki: Kutsal olan ancak sizi vücudlandırandır. Gizli ya da açıkça benlik içinde olmak ve fenalarda olmak ve hakikatleri bırakıp, hasetlikler, zulüm içinde olmak, Allah’a ortak koşmaktır. O’na ait apaçık sunulan bir delile ulaşmadan, Allah hakkında bilmediğiniz şeyi söylemeyin.

-34-

وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ

Ve li kulli ummetin ecel fe izâ câe eceluhum lâ yestehırûne sâaten ve lâ yestakdimûn

Ve li kulli ummet : için, bütün, herkes, insanlar,
ecel : bir zaman, belirli bir zaman, ecel,
İza cae ecelu-hum: geldiğinde, ecel, vakit, onlar
lâ yestehırûne saaten : artık, böylece, yok, ertelenme, bir saat, o vakit
ve lâ yestakdimûne: öne alınmaz, tehir edilmez

34- Bütün insanların belirli bir zamanı vardır. Onlara ecel geldiğinde, artık onu bir an bile erteleme yoktur ve öne alma yoktur.

-35-

يَا بَنِي آدَمَ إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي فَمَنِ اتَّقَى وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

Yâ benî âdeme immâ yetiyennekum rusulun minkum yekussûne aleykum âyâtî fe menittekâ ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn

ya beni ademe : ey Âdemoğulları
İmmâ yetiyenne kum: ama, olduğunda, gelme, hakikatleri sunan, size
Resul min kum: resul, hakikatleri gösteren, sizden, içinizden
Yekussune aleykum ayeti: kıssa eder, anlatır, kıssalarla açıklar, size, ayet, delil,
men ittekâ: kim, takva, fenalardan sakınma ortak koşmama
ve asleha: temizlenme, iyileşme, ıslah
fe lâ havfun aleyhim: artık korku yoktur, onlara
ve lâ hum yahzenûne: yok, onlar, mahzun, üzülme, hüzün, keder

35- Ey Âdemoğulları! Sizlerden olan hakikatleri gösterenlerin, size kıssalarla açıklayıp anlattığı ayetleri kim anlarsa, fenalardan sakınır Allah’a ortak koşmazsa ve ıslah olursa, artık onlara korku yoktur ve onlara mahzun olmak da yoktur.

-36-

وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُواْ عَنْهَا أُوْلََئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ ulâike ashabun nâr hum fîhâ hâlidûn

ve ellezine kezzebu : yalanlarda kalan, yalanlayanlar,
bi ayat na: ayetlerimizi, delil, işaret
ve estekberû anha: büyüklendiler, kibirlendiler, ondan
Ulaike : işte onlar,
ashabu en nâri: sahip, ateş, ateş ehli, ateş halkı, yakıp yıkıcı haller,
Hum fiha halidin: onlar, orada, o halde, devamlı

36- Ayetlerimize karşı yalanlarda kalanlar ve kibirli hallerde olanlar, işte onlar yakıp yıkıcı hallere sahiptirler, onlar devamlı o hallerde hareket ederler.

-37-

فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ أُوْلَئِكَ يَنَالُهُمْ نَصِيبُهُم مِّنَ الْكِتَابِ حَتَّى إِذَا جَاءتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْ قَالُواْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ قَالُواْ ضَلُّواْ عَنَّا وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ

Fe men azlemu mimmenifterâ alallâhi keziben ev kezzebe bi âyâtih ulâike yenâluhum nasîbuhum minel kitâb hattâ izâ câethum rusulunâ yeteveffevnehum kâlû eyne mâ kuntum tedûne min dûnillâh kâlû dallû annâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn

Fe men azlemu : artık, öyleyse, işte, kim, zalim olan
mimmen ifterâ: kimseden, iftira, uyduran,
alâ Allâh keziben: Allah’a karşı, Allah hakkında, yalan
Ev kezzebe bi ayati hi: ya da, yalanlarda kalan, onun ayetlerini
Ulaike yenâlu-hum: işte onlar, kazanmak, erişir, ulaşır, onlar
nasibu-hum : pay, nasip, hisse, onların,
min el kitabi: kitaptan, varlık kitabı, hakikatlerden,
Hatta izâ caethum : hatta, olduğunda, gelme, onlar,
resul na: hakikati gösteren, resul, irsal eden, biz,
yeteveffevne-hum: sevgiyle olma, sevgi bağlılığı, vefa, onların
Kalu eyne : dendi, nerede, nasıl,
mâ kuntum tedune: yöneldiğiniz şey, dua,
min dûni Allah : Allah’ı bırakıp zanna dayalı şeylere yönelmek,
Kâlû dallu anna: dediler, dendi, sapma, hakikatlerden sapma, bizden
Ve şehid : tanık, her an her yerde olan,
alâ enfusi-him: nefslerinde, kendilerinde
enne-hum kanu kafirin: olduğuna, onlar, oldu, hakikatleri örtenler

37- Öyleyse Allah hakkında bir şey uyduran ve o yalanları aktaran, ya da onun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? İşte onlar, kitaptaki hakikatler hakkında gerçeklere ulaşamadılar, hatta onlara gelen Resullerdeki sevgiyi onlar anlayamadılar. Onlara bildirildi: Allah’ı bırakıp zanna dayalı yöneldiğiniz şeyler nerede? Onlara bildirildi: Hakikatlerimizden saptınız. Onlar, kendilerinde her an varolanı anlayamadılar, onlar hakikatleri görmemezlikten gelip örttüler.

-38-

قَالَ ادْخُلُواْ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِكُم مِّن الْجِنِّ وَالإِنسِ فِي النَّارِ كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَّعَنَتْ أُخْتَهَا حَتَّى إِذَا ادَّارَكُواْ فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لأُولاَهُمْ رَبَّنَا هَؤُلاء أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِّنَ النَّارِ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلَكِن لاَّ تَعْلَمُونَ

Kâledhulû fî umemin kad halet min kablikum minel cinni vel insi fîn nâr kullemâ dehalet ummetun leanet uhtehâ hattâ izeddârekû fîhâ cemîân kâlet uhrâhum li ûlâhum rabbenâ hâulâi edallûnâ fe âtihim azâben difen minen nâr kâle li kullin difun ve lâkin lâ talemûn

kâle edhulû : dedi, dahil olma, o hale bürünme,
fi umemin: topluluklar, insanlar,
Kad halet min kabli-kum: oldu, gelip geçen, sizden önceki
min el cinni : bilinmeyen, tanımlamayanlar, bilinmeyen
ve el insi: tanınanlar, bilinen
fî en nâri kullema : ateşin içinde, her defa, hep,
dehalet: girdi, dahil olmak
Ummetun leanet : topluluk, insanlar, rahmetten uzaklaşma,
uhte ha: kardeş, kişiler
Hatta izâ eddârakû: hatta, olduğunda, hiç durmaksızın, ardınca
fî-hâ cemian: orada, nerede, hepsi, topluluklar
Kâlet uhra hum li ula hum: dedi, dediler, sonra, onlar, için, ilk, önce, onlar
rabbe-nâ haulai : Rabbimiz, işte onlar,
edalla na: bizi saptırdı, dalalet, hakikatten uzaklaşmak,
Fe âti-him azaben: artık, vermek, olmak, kalmak, onlar azap, sıkıntı,
Difen : zayıf kalmak, fazla, iki misli,
min en nâri: ateşte, yakıcılık
Kâle li kullin difun: dedi, bildirdi, herkes için, bütün, zayıf, fazla
Ve lakin lâ talemûne: lakin, yok, siz, bilme, bilmezsiniz, bilemediniz,

38- Bildirildi: Sizlerden önceki gelip geçen, bildiğiniz ya da bilmediğiniz topluluklardan, Allah’ı idrak edemeyip rahmetten uzaklaşan kişiler gibi, yakıp yıkıcı hallere dahil oldunuz. O topluluklar gibi o hallere büründünüz. Hatta o topluluklar gibi hiç durmadan o hallere devam ettiniz. Onlardan sonrakiler, onlardan öncekiler için derler ki: Rabbimiz! İşte onlara uyduğumuzdan dolayı biz hakikatlerin dışına saptık, böylece onlar gibi sıkıntılarda kaldık, hakikatleri anlamada zayıf kaldık, ateşte kaldık. Bildirildi: Hakikatleri anlamada herkes gibi zayıf kaldınız ve siz bilemediniz.

-39-

وَقَالَتْ أُولاَهُمْ لأُخْرَاهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍ فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ

Ve kâlet ûlâhum li uhrâhum fe mâ kâne lekum aleynâ min fadlin fe zûkûl azâbe bimâ kuntum teksibûn

ve kâlet ula hum : dedi, evvel, ilk, önce, onlar,
li uhra hum: sonrakiler için, onlar
Fe mâ kâne lekum aleyna: böylece, değil, şey, sizin yoktur, bize
min fadlin: lütuf, nimet, nitelik, nicelik
fe zûkû : artık, öyleyse, tatmak, o halde olmak, hissetme,
el azâbe: azap, sıkıntı
Bima kuntum teksibûne: şeyler, sebebiyle, elde etme, kazanmış olduğunuz

39- Onlardan öncekiler, onlardan sonrakiler için derler ki: Sizler de bizler gibi hakkın niteliklerini anlayan olmadınız, bundan dolayı yapmış olduğunuz şeyler sebebiyle o sıkıntılı hallerde kaldınız.

-40-

إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُواْ عَنْهَا لاَ تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاء وَلاَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ

İnnellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ lâ tufettehu lehum ebvâbus semâi ve lâ yedhulûnel cennete hattâ yelicel cemelu fî semmil hiyât ve kezâlike neczîl mucrimîn

inne ellezine kezzebu : doğrusu, o kimseler, yalanlarda kalan
bi âyâti-nâ: ayetlerimizi, delil, işaret
ve estekberû: büyüklendiler, kibirlendiler
an-hâ la tufettehu lehum: onlara, yok, açılma, fethetme, ulaşma, onlar
ebvâbu : kapı, kısım, hakikatler,
el semâi: ulvi âlem, sema, gökyüzü,
ve lâ yedhulûne el cennete: yok, girme, dahil olma, cennet, huzur,
Hattâ yelice : hatta, girme, giriş, geçer,
el cemel: güzel, güzellik, deve, halat, cümleler,
fî sem : içinde, işitmek, dinlemek,
el hiyatı: etrafını çevirme, perde, iplik
Kezâlike neczi : işte böyle, karşılık, ceza,
el mücrimin: fenalarda kalan, günahkâr

40- Doğrusu o hallerde kalanlar, ayetlerimize karşı yalanlarda kaldılar ve kibirlendiler. Onlar Ulvi Âlem’in hakikatlerine ulaşamadılar ve huzura dahil olamadılar. Hatta etraflarını çeviren varlığı işitme içinde olup, güzelliklere geçemediler. İşte fenalarda kalanların karşılığı budur.

-41-

لَهُم مِّن جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِن فَوْقِهِمْ غَوَاشٍ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ

Lehum min cehenneme mihâdun ve min fevkıhim gavaş ve kezâlike neczîz zâlimîn

Lehum min cehennem: onlar, cehennem, cehaletin derin halleri
Mihadun min fevki him: döşenmiş, nimetler, onların üstünde, hallerinde,
gavaşın: boya, örtücü, göremeyen, cehaletin örtüsü,
Ve kezâlike neczi : işte böyle, karşılık, ceza,
el zalimin: zulümlerde olan, zalimler,

41- Onlar, üzerlerinde olan nimetlerle döşenmiş hakikatleri göremeyip cehaletin sıkıntılarında kaldılar. İşte zalimlerin karşılığı budur.

-42-

وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ لاَ نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

Vellezîne âmenû ve amilus sâlihâti lâ nukellifu nefsen illâ vusahâ ulâike ashâbul cenneh hum fîhâ hâlidûn

Ve ellezine amenu: iman edenler
ve amilû es sâlihâti: hakk yolunda dosdoğru çalışanlar, Salih amel,
la nukellifu : yok, biz, görev, emanet, sorumluluk, yük,
nefsen: nefs, kendisi, kişi,
İlla vusa ha: ancak, var, onun gücü, kapasitesi, genişletmek, tanıma
Ulaike ashâbu el cenneti: işte onlar cennet ehli, halkı, huzura sahip olan,
Hum fiha halidun: onlar, orada, o halde, devamlı, ebedi

42- İman edenler ve dosdoğru hakk yolunda çalışanlar ise, kendilerinde Bizi anlamanın sorumluluğunu ihmal etmezler. Ancak kapasiteleri nisbetince hareket ederler. İşte onlar huzur ehlidir, onlar devamlı o hâl ile hareket ederler.

-43-

وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ وَقَالُواْ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلا أَنْ هَدَانَا اللّهُ لَقَدْ جَاءتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ وَنُودُواْ أَن تِلْكُمُ الْجَنَّةُ أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

Ve nezanâ mâ fî sudûrihim min gıllin tecrî min tahtihimul enhâr ve kâlûl hamdu lillâhillezî hedânâ li hâzâ ve mâ kunnâ li nehtediye levlâ en hedânallâh lekad câet rusulu rabbinâ bil hakk ve nûdû en tilkumul cennetu ûristumûhâ bimâ kuntum tamelûn

ve neza na : biz, çekip aldık,
ma fi sudur him: gönüllerinde olan şeyler, onlar
Min gıllin: kin, düşmanlık, uzaklık,
Terci min taht him el enhar: vardır, akar, makamlarında, akıp giden bir ilim
Kalu el hamdu li Allah : dediler, tüm niteliklerin sahibi, Allah’tır
Ellezi hedâ-nâ li haza: ki, o bize yol gösteren, hidayet veren, hakikatler için
ve mâ kunna li nehtediye: biz olmadık, hakikatlere yol bulmak için
Levla en hedâ-na Allâh : eğer, olmasaydı, hidayet, yol bulmamız, Allah
Lekad caet : doğrusu, geldi, sundu, gösterdi
resul : hakikati gösteren, resül, irsal eden, açığa çıkaran,
rabbi na: rabbimiz, bizi vücudlandıran,
bi el hakkı: hak ile, dosdoğru, hakikatler, gerçek,
Nûdû : nida, seslenme, bildirilme,
en tilkum el cennet: işte bu, cennet, huzur,
ûristumû-hâ: miras, varis, kalan, karşılık olan, ona
Bima kuntum tamelûne: şeyler, sebebiyle, yapmış olduklarınız

43- Bizi anladıklarından dolayı onların gönüllerinden; kin, öfke gibi şeyler çekip çıkarılmıştır. Makamlarında bir ilim üzeredirler. Derler ki: Tüm niteliklerin sahibi Allah’tır, ki O’dur hakikatler için bize yol gösteren ve Allah’ın bizdeki hidayeti olmasaydı biz yol bulan olamazdık ve doğrusu hakikatleri gösterenler, bizi vücudlandıranın hakikatlerini sundular. Onlara: Hakk yolunda yaptığınız çalışmalar sebebiyle bulduğunuz huzur işte budur, diye bildirilir.

-44-

وَنَادَى أَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابَ النَّارِ أَن قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدتُّم مَّا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا قَالُواْ نَعَمْ فَأَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ أَن لَّعْنَةُ اللّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ

Ve nâdâ ashâbul cenneti ashâben nâri en kad vecednâ mâ vâadenâ rabbunâ hakka fe hel vecedtum mâ vaade rabbukum hakka kâlû neam fe ezzene muezzinun beynehum en lânetullâhi alez zâlimîn

ve nâdâ : nida, seslendiler, nida ettiler,
ashabu cennet: cennet ehli, sahip, huzur ehli,
ashâbe en nâri: ateş ehli, halkı
en kad veced-nâ: biz bulduk
ma vaade-nâ : vaadedilen şey, biz,
rabb na hakk : rabbimiz, hakk, gerçek,
Fe hel vecedtum : artık, değil mi, siz buldunuz,
ma vaade : değil, şey, ne, vaat,
rabbu-kum hakka : Rabbiniz, hak, gerçek,
Kalu neam: dediler, evet
fe ezene muezzin : o zaman, ilan, bildirdi, bildiren, ilan eden,
beyne hum: aralarında
en lânet Allâh : lanet, rahmetten uzaklaşma, Allah,
ala el zalimin : zulüm yapan, zalimler,

44- Huzur ehli, ateş ehline seslenir: Gerçeklerle ilgili Rabbimizin vaat ettiği şeyleri biz bulduk, gerçeklerle ilgili Rabbinizin vaat ettiği şeyleri siz de buldunuz mu? Derler ki: Evet. Onların aralarında yetkili olan bildirir: Zalimler Allah’ı idrak edemeyip rahmetten uzaklaşanlardır.

-45-

الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُم بِالآخِرَةِ كَافِرُونَ

Ellezîne yasuddûne an sebîlillâhi ve yebgûnehâ ivecâ ve hum bil âhireti kâfirûn

Ellezine yasuddun: o kimseler, mani olma, engel, men etme,
an sebîli Allâhi: Allah yolundan, hakikatlerden,
ve yebgûne-hâ : aramak, talep etmek, istek, meyil, ona, o hallere,
ivecen: eğrilik, çarpıklık, yanlışlık, tahrif etmek,
ve hum bi el ahirat : onlar, sonunda, ahiret
kafirun: hakikatleri görmemezlikten gelen, örtenler

45- O kimselerin halleri, Allah yolunda hakikatleri anlamaya engeldir ve hakikatleri çarpıtmaya meyillidirler ve onlar sonunda hakikatleri görmemezlikten gelirler.

-46-

وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌ وَعَلَى الأَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلاًّ بِسِيمَاهُمْ وَنَادَوْاْ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَن سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ

Ve beynehumâ hicâb ve alel a’râfi ricâlun yarifûne kullen bi sîmâhum ve nâdev ashâbel cenneti en selâmun aleykum lem yedhulûhâ ve hum yatmeûn

ve beyne-humâ : onların aralarında, ikisi arasında,
hicabun : perde, duvar, anlayış farkı,
Ve alâ el arâfi ricalun: bilme, ariflik, yükseltilmiş, ileri gelen, yüksek makam
yarifune kullen : tanımak, arif olmak, irfaniyet, hepsini
bi sima-hum: simalarından, yüzlerinden, onlar
ne nadey : nida, seslenme,
ashâbe el cennet: sahib, ehli, arkadaş, huzur, huzur ehli,
en selâmun aleykum: barış sizin üzerinize olsun
lem yedhulû-hâ: değil, girme, dahil olamayan, oraya, o huzura
ve hum yatmeun: onlar, ümit eden, çok isteyen, bekleyen, arzu eden,

46- Onların aralarında perde vardır. Bir ariflik içinde yüksek makamlarda olanların hepsinin yüzlerinde ise bir irfaniyet vardır. Huzur ehli olanlar, henüz o irfaniyete dahil olmayanlara; barış sizin üzerinize olsun, diye seslenir. Onlar bir arzu içindedirler.

-47-

وَإِذَا صُرِفَتْ أَبْصَارُهُمْ تِلْقَاء أَصْحَابِ النَّارِ قَالُواْ رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

Ve izâ surifet ebsâruhum tilkâe ashâbin nâri kâlû rabbenâ lâ tecalnâ mealkavmiz zâlimîn

ve izâ surifet : çevrildikleri zaman, kayıverince,
ebsar hum: bakış, basiret, anlayış, onlar
tilkâe: tarafa, yönüne, kendiliğinden
ashâbi en nâri: ehli, halkı, arkadaş, ateş, yakıp yıkıcı olan,
Kalu rabb na : dediler, Rabbimiz,
la tecal na : yok, kılma, eyleme, yapma, izin verme, biz,
mea: beraber, birlikte,
el kavmi ez zâlimîne: zalim kavim, zalim kimseler,

47- Onların bakışları ateş ehline kayıverince: Rabbimiz! Bizi, zalim kimselerle birlikte hareket ettirme, derler.

-48-

وَنَادَى أَصْحَابُ الأَعْرَافِ رِجَالاً يَعْرِفُونَهُمْ بِسِيمَاهُمْ قَالُواْ مَا أَغْنَى عَنكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ

Ve nâdâ ashâbul arâfi ricâlen yarifunehum bi sîmâhum kâlû mâ agnâ ankum cemukum ve mâ kuntum testekbirûn

ve nada : nida etme, seslenme,
ashabu el arafi: sahip, ehli, arif, bilmek, yükseltilmiş, sırt, tepe,
Ricâlen : ileri gelen, kişiler, adamlar, kâmil kişiler,
yarıfune hum: yüksek makam, ileri gelen, ariflik, tanıma, onlar
bi sima-hum: özellik, sima, yüz, eser, alamet, özellik, dinlemek, onlar
Kâlû ma agna ankum: derler, değil, gani, fayda, zenginlik, değer, varlık, sizler
Cemu kum: birlik, toplama, siz
ve ma kuntum testekbirûn: değil, şey, ne, oldunuz, büyük olan, kibirlilik

48- Yüksek makamların özelliklerine sahip olanlar, kişileri simalarından tanırlar. Onlara seslenirler ve derler ki: Sizler değerlerin sahibi değilsiniz, sizler birliğin sahibi değilsiniz ve siz bir kibirlilik içinde olmayın.

-49-

أَهَؤُلاء الَّذِينَ أَقْسَمْتُمْ لاَ يَنَالُهُمُ اللّهُ بِرَحْمَةٍ ادْخُلُواْ الْجَنَّةَ لاَ خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلاَ أَنتُمْ تَحْزَنُونَ

E hâulâillezîne aksemtum lâ yenâluhumullâhu bi rahmeh udhulûl cennete lâ havfun aleykum ve lâ entum tahzenûn

e haulai ellezîne aksemtum: bunlar mı, o kimseler, kasem, yemin, söz, siz
lâ yenâlu-hum Allâh : yok, ulaşmak, başarmak, anlamak, onlar, Allah
Bi rahmet : rahmet,
udhulû el cennet: dahil olma, girme, cennet, huzur,
lâ havfun aleykum: yok, korku, çekinme, size
ve lâ entum tahzenûne: siz mahzun olmayacaksınız

49- Allah’ı anlamıyorken anlamak isteyip, sizin gibi hakikatler için söz verip sözlerine uyan o kimselere: Bir rahmet ile huzura dahil olun, size korku yoktur ve size mahzun olmak yoktur, denir.

-50-

وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُواْ عَلَيْنَا مِنَ الْمَاء أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَ

Ve nâdâ ashâbun nâri ashâbel cenneti en efîdû aleynâ minel mâi ev mimmâ rezekakumullâh kâlû innallâhe harremehumâ alel kâfirîn

ve nâdâ : nida, seslenme,
ashabu en nar: yakıp yıkıcı halde olan, ateş halkı, ateşte olan
ashâbe el cenneti: huzur ehli,
en efîdû aleyna : aktarın, verin, sunun, bize,
min el mai : su, bir ilim, ilimden
Ev minmâ : yada, o şeylerden,
razak na kum allah: rızık, fayda, biz, siz, Allah
Kalu inne Allâh : dediler, doğrusu, Allah,
haram: kutsal, sığınak, yasak, değerli
humâ ala el kafirin: üzerinde, hakkında, hakikati görmemezlikten gelen

50- Ateş ehli olanlar, huzur ehli olanlara seslenirler: Sizin irfaniyet bulduğunuz ilimden ya da Allah hakkında fayda bulduğunuz şeylerden bize de aktarın, derler. Huzur ehli olanlar derler ki: Hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler, doğrusu kendi üzerlerinde olan Allah’ın kutsal hakikatlerini anlayamazlar.

-51-

لَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَهُمْ لَهْوًا وَلَعِبًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فَالْيَوْمَ نَنسَاهُمْ كَمَا نَسُواْ لِقَاء يَوْمِهِمْ هَذَا وَمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ

Ellezînettehazû dînehum lehven ve leiben ve garrethumul hayâtud dunyâ, felyevme nensâhum kemâ nesû likâe yevmihim hâzâ ve mâ kânû bi âyâtinâ yechadûn

Ellezine ettehazu : o kimseler, edindiler, çekilmek, sarılma,
din hum: din, inançları, yasa, onlar,
Lehven : nefsani beklenti, çıkar, eğlence, oyun, günahlı,
ve leiben: oyun, önemsememe, oyalanma,
Garat hum : aldanma, onlar,
el hayat el dunya: dünya hayatı, yaşamlarında
fe el yevme : böylece, o gün, o vakit, ölüm vakti,
nensa hum: biz, unutma, araştırmamak, onlar
Kemâ nesu : gibi, nasıl, unutma,
likae: tevhid, birlik, ulaşma, kavuşma, anlama,
yevmi-him haza: gün, vakit, onlar, bu, o,
ve mâ kanu bi ayeti na: olmadı, ayetlerimiz, işaret, delil,
yechadûne: reddetmek, engellemek, inkar etmek

51- Onların din diye edindikleri; nefsanî beklenti, hakikatleri önemsememe, oyalanmadan ibarettir. Onlar dünya hayatına aldandılar. Böylece onlar vakitlerini Bizi unutarak geçirdiler. Bizi anlamayı unuttukları gibi, onlara gelecek olan o ölüm vaktini de unuttular ve ayetlerimizi anlayanlardan olmadılar, inkâr ettiler.

-52-

وَلَقَدْ جِئْنَاهُم بِكِتَابٍ فَصَّلْنَاهُ عَلَى عِلْمٍ هُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Ve lekad ci’nâhum bi kitâbin fassalnâhu alâ ilmin huden ve rahmeten li kavmin yuminûn

ve lekad cina hum : andolsun, doğrusu, sunduk, getirdik, verdik, onlar,
bi kitab: bir kitab, varlık kitabı, yazılı olan,
Fassal nâ hu: ayrı ayrı açıkladık, gösterdik, ayrıntılı, o, o kitap,
alâ ilmin : bir ilim üzere, ilim içinde,
Huden ve rahmeten: yol gösteren ve rahmet olarak
li kavmin yuminun : kavim için, kimseler, insanlar, inanma, iman etme

52- Doğrusu onlara, tüm varlığı bir kitap olarak sunduk. İnanan kimselerden olmaları için, yol gösterici ve rahmet olan, içinde ilim barındıran hakikatleri, onda ayrıntılı bir şekilde açıkladık.

-53-

هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ تَأْوِيلَهُ يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ يَقُولُ الَّذِينَ نَسُوهُ مِن قَبْلُ قَدْ جَاءتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ فَهَل لَّنَا مِن شُفَعَاء فَيَشْفَعُواْ لَنَا أَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ قَدْ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ

Hel yanzurûne illâ tevîleh yevme yetî tevîluhu yekûlullezîne nesûhu min kablu kad câet rusulu rabbinâ bil hakk fe hel lenâ min şufeâe fe yeşfeû lenâ ev nureddu fe namele gayrellezî kunnâ namel kad hasirû enfusehum ve dalle anhum mâ kânû yefterûn

hel yanzurûne : mı, yapmaz larmı? bakıp görme, araştırmak,
illa tevil hu: ancak, yorum, açıklama, o
Yevme yeti : gün, vakit, her an, gelme,
tevil hu: yorum, açıklama, hakikatin gösterilmesi,
yekûlu ellezine : derler, söylerler, o kimseler,
nesu hu : unugma, unutulmuş, o, Hu, hak
min kablu kad caet resul : önceden, daha önce, geldi, resul, hakikati gösteren,
rabbi-nâ bi el hakk : Rabbimiz, hak ile, gerçek,
Fe hel lena min şufeâe: varmı, değil mi, bize, himaye, şefaat, birliğe ulaşma
fe yeşfeû lena: şefaat, tek, birliğe götüren, himaye, bize
Ev nureddu: yada, reddetme, geri döndürülelim
fe namele gayr ellezi: o zaman, yapalım, amel, başka, değil, o kimseler
kunnâ namel: biz yapmış olduk, uğraştık,
kad hasirû enfus hum: oldu, hüsran, kaybedenler, başarısız, nefsleri, kendileri
Ve dalla an-hum: sapma, uzaklaşma, hakikatlerden sapma, onlardan
mâ kânû yefterûn: değil, şey, ne, oldu, uydurulmuş, iftira

53- Her an onlara açıklanmış olarak gelen, tüm varlık kitabındaki o açıklamalara bakıp ta görmezler mi? Hakkı unutan kimseler derler ki: Daha önce de Rabbimizin hakikatlerini söyleyen Resuller gelmişti. Bundan sonra da bizim birliği anlamamızı sağlayacak olan, birliğe yol gösterecek olan, ya da bizi reddetmeden kurtaracak olan olacak mı? Nefslerini tanımada hüsrana uğrayanlar gibi yaptık, bizde başka şeylerle uğraştık. İşte uydurmalardan başka şeylerde olmayanlar hakikatlerden uzaklaşırlar.

-54-

إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

İnne rabbekumullâhullezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşı yugşîl leylen nehâre yatlubuhu hasîsen veş şemse vel kamere ven nucûme musahharâtin bi emrih e lâ lehul halku vel emr tebârekallâhu rabbulâlemîn

İnne rabb kum : muhakkak, rabb, vücudlandıran, siz,
Halaka Allah ellezi: yaratılan, vareden, halkeden, Allah, ki o,
el semavat ve el ard: gökleri ve yeri
fî sitteti : Sedat, doğruluk içinde, noksansız, intizam, hatasız,
eyyâmin: hayırlı, güzel, temiz, günler,
summe istevâ : sonra istiva etti, kapladı, sardı, kuşattı,
ala el arş: arş, bütün her yer, bütün kâinat,
Yugşî : takip eden, örtülme, kaplama,
el leyl en Nehar : gece ve gündüz, karanlık ve aydınlık,
yatlubu-hu hasis : onu talep eder, takip eder, devamlı,
ve el şemse ve el kamer : güneş ve ay
ve en nucûme: yıldızlar
Musahharâtin : hazırlanmış, olup giden, hareket eden,
bi emr hi: işleyiş, hüküm, o
E la lehu el halku: değil mi, ona, halk etmek, var etmek, yaratmak
Ve el emru : iş, işleyişin sahibi, hüküm,
tebareke : bereket, var edip duran, zatıyla yüce olan, tüm sıfatlar,
Allah rabbu el âlemîne: Allah, âlemlerin rabbi, tüm varlığı vücudlandıran,

54- Muhakkak ki sizi vücudlandıran Allah’tır. O halkedendir. Gökleri ve yeri bir intizam, bir güzellik içinde varedendir, bütün her yeri sarandır. Birbirini takip eden gece ve gündüz, güneş ve ay ve yıldızlar O’nun işleyişle hareket eder gider. Halketmek O’na ait değil midir? Allah; bütün varlığı vücudlandıran, bütün varlıktaki işleyişin sahibi, bütün varlığı Zatıyla tutandır.

-55-

ادْعُواْ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ

Udû rabbekum tedarruan ve hufyeh innehu lâ yuhıbbul mu’tedîn

Udû : yönelme, dua, istek, aramak,
rabbe kum: rabbiniz, sizi vücudlandıran
Tedarruan : tevazu, alçak gönüllülük, gizlice,
ve hufyeten : gizli, içten, samimi, gizli,
inne-hu la yuhıb : muhakkak, o, yok, sevgi, muhabbet,
el mutedin : haddi aşma, saldırgan, bencil arzularda olan,

55- Sizi vücudlandırana tevazu içinde ve içtenlikle yönelin. Muhakkak ki o haddi aşanlarda sevgi yoktur.

-56-

وَلاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ بَعْدَ إِصْلاَحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا إِنَّ رَحْمَتَ اللّهِ قَرِيبٌ مِّنَ الْمُحْسِنِينَ

Ve lâ tufsidû fîl ardı ba’de ıslâhıhâ ved’ûhu havfen ve tamaâ inne rahmetallâhi karîbun minel muhsinîn

ve lâ tufsidû fi el ard: yok, fesat, bozgunculuk çıkarmayın, yeryüzü
Bade ıslah ha: sonra, iyileştirme, ıslah etme, düzeltme, onu
ve udû hu : yönelme, dua, istek, aramak, ona,
havf : saygı, korku,
ve tamaa: ümit, arzu,
İnne rahmete allâh: muhakkak, rahmet, Allah’ın
Karîbun : yakınlık,
min el muhsinin : iyiliklerde olan, güzellikler, Muhsinler

56- Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın. Oradaki hakikatler ile ıslah olun ve O’na bir saygı içinde ve arzuyla yönelin. Muhakkak iyiliklerde, güzelliklerde olanlar Allah’ın rahmetine daha yakındırlar.

-57-

وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ حَتَّى إِذَا أَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالاً سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَّيِّتٍ فَأَنزَلْنَا بِهِ الْمَاء فَأَخْرَجْنَا بِهِ مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ كَذَلِكَ نُخْرِجُ الْموْتَى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

Ve huvellezî yursilur riyâha buşren beyne yedey rahmetih hattâ izâ ekallet sehâben sikâle suknâhu li beledin meyyitin fe enzelnâ bihil mâe fe ahrecnâ bihîmin kulli el semerât kezâlikenuhricul mevtâ leallekum tezekkerûn

ve huve ellezi yursilu: o, ki o, gönderir, veren,
er riyâha buşran: rüzgâr, istek, latif duygular, müjde, sevindirici bilgi
beyne yedey rahmet hi: önünde, güç olarak, rahmet, yagmur, fayda, onun
Hattâ iza ekallet : hatta, olduğunda, yol alan,
Sehâben sikalen: bulutlar, karanlık, ağır, yüklü, yağmur bulutları
suknâ-hu : onu sevk ettik, gönderen,
li beled meyyit: belde, ölü beldelere, ölü gönüllere
fe enzel-nâ bihi el mae: böylece indirdik, sunduk, ona, su, ilim, rahmet,
fe ahrac-nâ bihi : böylece, çıkarttık, dışarı, onunla,
min kulli el semerâti: bütün, her türlü, her şey, ürünlerden,
Kezalike nuhricu : işte bu, çıkmak, ortaya çıkmak,
el mevtâ: nutfe, tohum, ölüm,
lealle-kum tezekkerun: umulur ki, siz, hakikatlere ulaşma, hakikatlerle seyir

57- Ki O’dur; yağmurdan önce müjdeci olarak rüzgârı gönderen, yağmur yüklü bulutları yol aldıran, onu ölü beldelere sevk eden, sonra da ondan su çıkaran. Böylece oradan her türlü ürünler çıkartılır. İşte böylece tohumlar çıkar. Umulur ki siz varlığın varoluş hakikatlerine ulaşır, o hakikatlerle bu âleme bakarsınız.

-58-

وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَالَّذِي خَبُثَ لاَ يَخْرُجُ إِلاَّ نَكِدًا كَذَلِكَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ

Vel beledut tayyibu yahrucu nebâtuhu bi izni rabbih vellezî habuse lâ yahrucu illâ nekidâ kezâlike nusarriful âyâti li kavmin yeşkurûn

ve el beledu el tayyibu: şehir, belde, vücut, o yer, temiz
Yahrucu nebat hu: çıkar, çıkarır, bitki, nebat, üretim, irfaniyet, o
bi izni rabbi-hi: yetkili olan, izin, Rabbinin
ve ellezi habis : ki o, habis, kötü olan,
la yahrucu: yok, çıkma, çıkmaz, ihrac, ortaya çıkmaz,
İlla nekiden: başka, sadece, faydasız, rahatsızlık
Kezalike nusarrifu : işte böyle, kısım kısım açıklama, ayrıntılı,
el âyâti: ayetler, delil, işaret,
li kavmin yeşrukun: kimse, şükür, nimetlerin sahibini bilip teslim etme

58- Her şeyde yetkili olan Rabbini anlayanların, o temizlenmiş vücutlarından bir irfaniyet ortaya çıkar. Kötülüklerde olan o kimselerden ise, faydasızlıktan başka bir şey ortaya çıkmaz. İşte böylece nimetlerin sahibini bilip teslim edenlerden olmanız için, hakikatleri delillerle ayrıntılı bir şekilde açıklarız.

-59-

لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ إِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

Lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî fe kâle yâ kavmibudûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh innî ehâfu aleykum azâbe yevmin azîm

Lekad ersel na Nuh: doğrusu, andolsun, gönderdik, açığa çıkmak, biz, Nuh
ilâ kavmi-hi: kavmine
fe kâle ya kavmi : böylece dedi, ey kavmim
abudû Allâh : Allah’a kul olun
mâ lekum min ilah gayr hu: sizin için yoktur, bir ilah, ondan başka
İnni ehafu aleykum: ben, çekiniyorum, korkuyorum, sizin üzerinize
Azabe yevmin azimin: sıkıntı, gün vakit, büyük gün, ölünceye kadar

59- Doğrusu Nuh, kavmine Bizi anlatmak için açığa çıktı. Dedi ki: Ey kavmim! Allah’ın kulu olduğunuzu anlayın, sizin için ondan başka ilah yoktur. Ben ölüm vakti sizlere gelinceye kadar sıkıntılarda kalmanızdan korkuyorum.

-60-

قَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِهِ إِنَّا لَنَرَاكَ فِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ

Kâlel meleu min kavmihî innâ le nerâke fî dalâlin mubîn

Kâle le meleu : dedi, ileri gelen, din adamları,
min kavm hi: onun kavmimin
İnnâ le nera ke: biz, elbette, görüyoruz, seni
fî dalâlin mubin: dalâlet içinde, ayrıklık, gerçeklerden sapmış, apaçık

60- Onun kavminin ileri gelenleri: Biz seni apaçık bir dalalet içinde görüyoruz, dediler.

-61-

قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ بِي ضَلاَلَةٌ وَلَكِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ

Kâle yâ kavmi leyse bî dalâletun ve lâkinnî resûlun min rabbil âlemîn

Kâle ya kavmi: dedi, ey kavmim
leyse bî dalaletun: ben değilim, dalalet, sapıklıkta, ayrılmış
ve lâkin-nî resul : fakat ben, resul, hakikatleri gösteren, irsal, anlatan
min rabbi el âlemîne: alemlerin Rabbi, tüm varlığı vücudlandıran,

61- Dedi ki: Ey kavmim! Ben bir dalalet içinde değilim ve lâkin ben, tüm varlığı vücudlandıranı anlatmaya çalışıyorum.

-62-

أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاَتِ رَبِّي وَأَنصَحُ لَكُمْ وَأَعْلَمُ مِنَ اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

Ubelligukum risâlâti rabbî ve ensahu lekum ve alemu minallahi mâ lâ talemûn

ubelligu-kum : size tebliğ ediyorum,
risalet rabbi: risalet, hakikatlerin bildirilmesi, görevli, rab,
ve ensahu: ve nasihat ediyorum, öğüt veriyorum
Lekum alemu min Allah : size, bilme, Allah
mâ lâ talemûne: sizin bilmediğiniz şeyleri

62- Sizin Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri bilmeniz için öğüt veriyorum ve her varlığın Rabbimin risaleti olduğunu sizlere tebliğ ediyorum.

-63-

أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَاءكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَى رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُواْ وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

E ve acibtum en câekum zikrun min rabbikum alâ raculin minkum li yunzirekum ve li tettekû ve leallekum turhamûn

e ve acibtum : şaşırdınız mı, acayip,
en cea kum: sundu, geldi, size
Zikrun : zikir, anma, anlatma,
min rabbi-kum: Rabbiniz, sizi vücudlandıran,
alâ raculin min kum: bir adama, kişi, içinizden
li yunzire-kum: sizi uyarması için, hakikatleri açıklayıp uyarması,
ve li tettekû: takva, fenalardan sakınma Allah’a ortak koşmama
ve lealle-kum turhamun: umulur ki, siz, merhamet sahibi olursunuz

63- Sizi vücudlandıranı anlattığı, size hakikatleri açıklayıp uyardığı ve fenalardan sakının, Allah’a ortak koşmayın dediği için ve rahmet bulmanız ve umulur ki siz merhamet sahibi olursunuz dediği için, içinizden bir kimsenin size gelmesine şaşırdınız mı?

-64-

فَكَذَّبُوهُ فَأَنجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا إِنَّهُمْ كَانُواْ قَوْماً عَمِينَ

Fe kezzebûhu fe enceynâhu vellezîne meahu fil fulki ve agraknellezîne kezzebû bi âyâtinâ innehum kânû kavmen amîn

fe kezzebû-hu: böylece, fakat, onu yalanladılar
fe encey nâ-hu: böylece, fakat, necat bulma, kurtuluş, biz, o
ve ellezîne mea hu: o kimseler, beraber, birlikte, o
fî el fulki: sonsuzluk, yol olma, astronomi, gemide
Ve agrak-nâ: boğulma, cehaletinde boğulma, kaybolma, biz,
Ellezine kezzebu : o kimseleri, yalanlarda kalan,
bi ayet na: ayetlerimiz, delil, işaret,
inne-hum kanu : muhakkak, doğrusu, onlar, oldu,
kavm amin: kimse, topluluk, âmâ, hakikati göremeyen

64- Böylece onu yalanladılar. Fakat o Bizde necat buldu ve onunla birlikte olan kimseler hakikatlere yol aldılar. Ayetlerimize karşı yalanlarda kalan kimseler ise kendi cehaletlerinde boğuldular. Doğrusu onlar hakikatleri göremeyen kimselerden oldular.

-65-

وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُوداً قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلاَ تَتَّقُونَ

Ve ilâ âdin ehâhum hûdâ kâle yâ kavmibudûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh e fe lâ tettekûn

ve ilâ âdin : Ad kavmine,
eha hum Hud: onların kardeşleri, Hud
kâle ya kavmi : dedi, ey kavmim,
abudu Allah : kulluk, Allah
mâ lekum min ilah : sizin için yoktur, bir ilah,
gayr hu: ondan başka
E fe lâ tettekûne: hala, takva, fenalardan sakınma, ortak koşmama,

65- Ad kavmine de kardeşleri Hud geldi. Dedi ki: Ey kavmim! Allah’ın kulu olduğunuzu anlayın, sizin için ondan başka ilah yoktur. Hâlâ fenalardan sakınmaz mısınız?

-66-

قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوْمِهِ إِنَّا لَنَرَاكَ فِي سَفَاهَةٍ وِإِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ الْكَاذِبِينَ

Kâlelmeleullezîne keferû min kavmihî innâ le nerâke fî sefâhetin ve innâ le nezunnuke minel kâzibîn

Kâle el meleu : dedi, ileri gelen, din adamları, o kimseler
Ellezine keferu: o kimseler, hakikatleri görmemezlikten gelen, örtenler
min kavmi-hi: onun kavminden,
İnnâ le nera ke : biz, elbette, görme, bakmak, sen,
fi sefahet: terbiyesiz, aşırılık, utanmazlık
Ve inna le nezunnu-ke: biz, kesinlikle, zannediyoruz, sen
min el kazibine: yalancılardan, yalanlarda kalan,

66- Onun kavminden, hakikatleri görmemezlikten gelen kimselerden ileri gelenleri dediler ki: Biz seni gerçekten bir utanmazlık içinde görüyoruz ve biz senin elbette yalancılardan olduğunu zannediyoruz.

-67-

قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ بِي سَفَاهَةٌ وَلَكِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ

Kâle yâ kavmi leyse bî sefâhetun ve lâkinnî resûlun min rabbil âlemîn

Kâle ya kavmi: dedi, ey kavmim
leyse bî sefahatun: ben değilim, utanmaz, terbiyesiz, akılsızlık
ve lâkin-nî resul : lakin ben, resul, hakikati gösteren, anlatan,
min rabbi el âlemîne: tüm varlığı vücudlandıran, âlemlerin Rabbi

67- Dedi ki: Ey kavmim! Ben bir utanmazlık içinde değilim ve lâkin ben, tüm varlığı vücudlandıranı anlatmaya çalışıyorum.

-68-

أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاتِ رَبِّي وَأَنَاْ لَكُمْ نَاصِحٌ أَمِينٌ

Ubelligukum risâlâti rabbî ve ene lekum nâsıhun emîn

ubelligu-kum : size tebliğ ediyorum, siz,
risalet rabbi: vazife, görevli, hakikatleri açığa çıkarma, Rab
ve ene lekum nasih : ben, size, nasihat, öğüt,
emin: güvenilir, eminlik, delilleriyle,

68- Her varlığın Rabbimin risaleti olduğunu sizlere tebliğ ediyorum ve ben sizlere hakikatlerden emin olarak öğüt veriyorum.

-69-

أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَاءكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَى رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ وَاذكُرُواْ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء مِن بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَسْطَةً فَاذْكُرُواْ آلاء اللّهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

E ve acibtum en câekum zikrun min rabbikum alâ raculin minkum li yunzirekum vezkurû iz cealekum hulefâe min badi kavmi nûhın ve zâdekum fil halkı bastaten fezkurû âlâallahi leallekum tuflihûn

e ve acibtum : şaşırdınız mı, acayip,
en cea kum: sundu, geldi, size
Zikrun : zikir, anma, anlatma,
min rabbi-kum: Rabbiniz, sizi vücudlandıran,
alâ raculin min kum: bir adam, kişi, içinizden, sizden,
li yunzire-kum: için, hakikatleri açıklayıp uyarmak, siz
ve uzkuru iz ceale kum: hatırlayın, yaptığında, kılmak, eylemek, siz
Hulefâe min badi kavm nuh: ardından gelen, halifeler, sonra, Nuh kavmi
ve zâdekum fi el halk : arttırdı, güçlü kıldı, halkiyet, yaratılış,
bastate: gelişim, genişlik, güç, kuvvet,
fe uzkurû alae Allah : artık hatırlayın, nimet, tecelliler, Allah
lealle-kum tuflihun : umulur ki, siz, felah, kurtulmak, özü anlamak,

69- Sizi vücudlandıranı anlattığı için, size hakikatleri açıklayıp uyardığı için, içinizden bir kimsenin size gelmesine şaşırdınız mı? Hatırlayın ki Nuh kavminin ardından sizler varedildiniz ve gelişen, çoğalan bir yaratılış içinde siz varedildiniz. Bundan böyle Allah’ın nimetlerini hatırlayın. Umulur ki siz özünüzü anlarsınız.

-70-

قَالُواْ أَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ اللّهَ وَحْدَهُ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ

Kâlû e citenâ li nabudallâhe vahdehu ve nezere mâ kâne yabudu âbâunâ fetinâ bi mâ teidunâ in kunte mines sâdıkîn

Kâlû e cite na : dediler, geldin, bize,
li nabud allah: için, kul olmamız, Allah,
vahde hu: teklik, bir, o,
ve nezere : bırakalım, terkedelim
mâ kâne yabudu : değil, ne, şey, oldu, kulluk,
abau na: atalarımız
Feti na : haydi, bize getir, isbat et, sun,
bima teidu na: şeyler, sözlediğin, vaat, biz
İn kunte min es sadıkine: eğer, sen sadıklardan, doğru sözlülerden oldun

70- Dediler ki: Sen bize, tek Allah’a kul olmamız ve atalarımızın kulluk ettiği şeyleri bırakmamızı mı söylemeye geldin? Eğer sen doğruyu söylüyorsan, öyleyse bize söylediğin şeyleri getir, ispat et.

-71-

قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌ أَتُجَادِلُونَنِي فِي أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَآؤكُم مَّا نَزَّلَ اللّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ فَانتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ

Kâle kad vakaa aleykum min rabbikum ricsun ve gadabun e tucâdilûnenî fî esmâin semmeytumûhâ entum ve âbâukum mâ nezzelallâhu bihâ min sultânin fentezırû innî meakum minel muntezırîn

Kâle kad vakaa : dedi, oldu, vuku bulan, ortaya çıkan, açığa çıkan
Aleykum min rabbi kum: üzerinizde, rabbinizden, vücudlandıran,
Ricsun : pislik, kirlilik, cehalet kirliliği
ve gadabun: öfke, hiddet, kızgınlık,
e tucâdilûne-nî: benimle mücadele mi ediyorsunuz
fî esmâin : isimler için, hakkında,
Semmeytum ha: isimlendirdiğiniz, onu
Entum ve âbâu-kum: siz ve atalarınızın
mâ nezzele Allâhu: sunmadığı, bildirmek, indirmek, Allah
bi-hâ min sultan: ona, bir delil, güçlü olan, hükümdar,
Fe ıntezıru : artık bekleyin,
inni mea-kum: ben, birlikte, beraber, siz
min el muntezırîne: bekleyenlerden

71- Dedi ki: Sizi vücudlandıranın tecellileri sizin üzerinizde açığa çıkmıştır. Siz, cehalet kirliliği ve hiddet halleriyle, siz ve atalarınızın değişik isimlerle isimlendirdiğiniz, Allah’ın hiçbir delil sunmadığı şeyler hakkında, bana karşı mücadele mi ediyorsunuz? Bundan sonra gözlemleyin bekleyin, ben de sizinle birlikte gözlüyorum bekliyorum.

-72-

فَأَنجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِّنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَمَا كَانُواْ مُؤْمِنِينَ

Fe enceynâhu vellezîne meahu bi rahmetin minnâ ve kata’nâ dâbirellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve mâ kânû muminîn

fe encey nâ hu: böylece, necat bulma, kurtuluş, biz, o
ve ellezîne mea hu: o kimseler, beraber, birlikte, o
bi rahmetin minna: bir rahmet, bizden,
ve kata na dabira : kesmek, bitirmek, bıraktılar, terk, biz, arka, kök, asliyet,
Ellezi kezzebu bi ayatina: o kimseler yalanlarda kalan, ayetlerimiz, delil, işaret,
ve mâ kânû muminîne: olmadı, olmaz, mümin

72- Böylece o Bizde necat buldu ve onunla birlikte olan kimseler de rahmetimize ulaştılar.

Ayetlerimize karşı yalanlarda kalan kimseler ise, geldikleri asliyetleri olan Bizi anlamayı terk ettiler ve onlar müminlerden olamadılar.

-73-

وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ قَدْ جَاءتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ هَذِهِ نَاقَةُ اللّهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللّهِ وَلاَ تَمَسُّوهَا بِسُوَءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

Ve ilâ semûde ehâhum sâlihan kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruhu kad câetkum beyyinetun min rabbikum hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten fe zerûha tekul fî ardıllâhi ve lâ temessûhâ bi sûin fe yehuzekum azâbun elîm

ve ilâ semûd : Semud’a,
eha hum salih: onların kardeşi, Salih
kâle ya kavmi : böylece dedi, ey kavmim
abudu Allah : kulluk, Allah
mâ lekum min ilah gayr hu: sizin için yoktur, bir ilah, ondan başka
Kad câet-kum : oldu, size geldi
Beyyinetun min rabbi kum: apaçık delillerle, rabbinizin, vücudlandıran,
Hazihi nâkatu allâh: bu, deve, temiz olma, tepe, nükte, Allah
Lekum ayeten : sizin için, bir ayeti delil, işaret
fe zerû-ha : artık onu bırakın, salıverin
tekul: beslenmek, faydalanmak, yararlanmak,
fî ardı Allâh : arzında, toprağında, yeryüzünde, Allah
ve lâ temessû-hâ : yok, temas, dokunma,
bi suin: kötülük, fenalık
fe yehuze kum : o zaman, artık, almak, edinmek, sarmak, siz,
azab elim : acı sıkıntı, azap, elim acı,

73- Semûd kavmine de onların kardeşi olan Sâlih dedi ki: Ey kavmim! Allah’ın kulu olduğunuzu anlayın, sizin için ondan başka ilah yoktur. Sizi vücudlandıranın apaçık delilleri size geldi. İşte bu Allah’ın varettiği bir devedir, sizin için bunda deliller vardır. Artık onun beslenmesi için Allah’ın arzına salıverin ve ona kötülükle temas etmeyin, sonra sizleri acı sıkıntılar sarıverir.

-74-

وَاذْكُرُواْ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء مِن بَعْدِ عَادٍ وَبَوَّأَكُمْ فِي الأَرْضِ تَتَّخِذُونَ مِن سُهُولِهَا قُصُورًا وَتَنْحِتُونَ الْجِبَالَ بُيُوتًا فَاذْكُرُواْ آلاء اللّهِ وَلاَ تَعْثَوْا فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ

Vezkurû iz cealekum hulefâe min ba’di âdin ve bevveekum fîl ardı tettehızûne min suhûlihâ kusûren ve tenhitûnel cibâle buyûten fezkurû âlâ allâhi ve lâ tasev fîl ardı mufsidîn

ve uzkurû iz ceale kum: hatırlayın, yapmıştı, kıldı, eyledi, siz
Hulefea min badi âdin: ardından, sonra, Ad kavmi
ve bevvee-kum fi el ard: sizi yerleştirdi, yeryüzünde
tettehızûne: edindiniz, yararlandınız
min suhûli-hâ kasr : ovalarından, köşk saray, yücelik, rahat, ferah
Ve tenhitûne : keski, oyma, oyuyorsunuz,
el cibal buyuten: dağlar, büyüklük, ev, beden,
Fe uzkur alae Allâh : zikir, anma, hatırlama, Allah’ın ni’metleri
ve lâ tasev fi el ard : yok, karışıklık bozgunculuk, yeryüzünde,
mufsidin: fesat, ikilik

74- Hatırlayın ki Ad kavminin ardından sizleri var etti ve yeryüzünde sizleri yerleştirdi, ormanlarından köşkler ve dağları yontarak evler edindiniz. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde ikilik çıkarmayın, bozgunculuk yapmayın

-75-

قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ مِن قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُواْ لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ أَتَعْلَمُونَ أَنَّ صَالِحًا مُّرْسَلٌ مِّن رَّبِّهِ قَالُواْ إِنَّا بِمَا أُرْسِلَ بِهِ مُؤْمِنُونَ

Kâlel meleullezînestekberû min kavmihî lillezînestud’ıfû li men âmene minhum e talemûne enne sâlihan murselun min rabbihi kâlû innâ bimâ ursile bihî muminûn

Kâle el meleu : dedi, ileri gelen, din adamları,
Ellezine istekberu: o kimseler, kibirlenen, büyüklenen,
min kavmi hi: onun kavminin
li ellezîne ıstudıfû: hakir görülen, mazlum, zayıf, güçsüz sayılan kimselere
li men amene : kimselere, inanan, iman eden
min-hum e talemun: onlardan, biliyor musunuz?
Enne salih murselin: gerçekten, Salih, görevli, gönderilmiş,
min rabbi-hi: Rabbinden, Rabbi tarafından
Kâlû inna bima ursile: dediler, biz, şeyler, gönderilen
Bihi muminûne: onunla, inanan kimseler, müminler

75- Onun kavminin kibirli olan kimselerden ileri gelenleri, ona inanan zayıf mazlum kimselere dediler ki: Siz, Salih’in Rabbi tarafından gönderildiğini gerçekten biliyor musunuz? Onlar da dediler ki: Biz onun hakikatleri anlattığına inanıyoruz.

-76-

قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ إِنَّا بِالَّذِيَ آمَنتُمْ بِهِ كَافِرُونَ

Kâlellezînestekberû innâ billezî âmentum bihî kâfirûn

kâle ellezîne istekberû: dedi, o kimseler, kibirli, büyüklenen
İnnâ bi ellezi amen tum : biz, o kimse, onu, inanma, siz
Bihi kâfirûne: onu, hakikatleri görmeyip örtenler, kabul etmeyen,

76- Kibirlilik içinde bulunan o kimseler dediler ki: Biz, sizin inandığınız o kimsenin sunduğu hakikatleri görmüyoruz, kabul etmiyoruz.

-77-

فَعَقَرُواْ النَّاقَةَ وَعَتَوْاْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ وَقَالُواْ يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ

Fe akarûn nâkate ve atev an emri rabbihim ve kâlû yâ sâlihu’tinâ bimâ teidunâ in kunte minel murselîn

Fe akaru : sonra, kestiler, kaybetme, yaralama, tutulma,
en nakat: dişi deve, temiz olma, tepe, nükte
ve atev an emr rabbi him: haddi aşma, işleyiş, hüküm, rabbi, onlar
ve kâlû ya Salih : dediler, ey Salih
ati na bima teıdu na: getir, sun, bize, şeyler, vaat, söylediğin, sözler, biz
İn kunte min el murselîne: eğer, oldun, gönderilen, görevli olan, hakikati gösteren

77- Sonra da deveyi kestiler. Onlar Rabbinin işleyişi hakkında haddi aştılar ve dediler ki: Ey Salih! Eğer hakikatleri gösteren olduğunu söylüyorsan, bize söylediğin şeyleri göster.

-78-

فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُواْ فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ

Fe ehazethumur recfetu fe asbahû fî dârihim câsimîn

Fe ehazet hum : böylece, sardı, o halde kaldı, yakaladı, sarılmak,
el recfetu: titremek, sarsıntı, sarsılmak,
fe asbahû: bunun üzerine, böylece oldular
fî dâri-him casimin: bulundukları yerde, yurtlarında, kaybeden, çöken

78- Ve onlar cehaletlerine sarıldılar, hakikatlerle sarsılmadılar. Böylece onlar bulundukları yerde kaybedenlerden oldular.

-79-

فَتَوَلَّى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبِّي وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلَكِن لاَّ تُحِبُّونَ النَّاصِحِينَ

Fe tevellâ anhum ve kâle yâ kavmi lekad eblagtukum risâlete rabbî ve nesahtu lekum ve lâkin lâ tuhıbbûnen nâsıhîn

fe tevellâ anhum: böylece, döndü, ayrıldı, yüz çevirdi, onlardan
ve kâle ya kavmi: dedi, ey kavmim
Lekad eblagtu-kum: andolsun, gerçek ki, size tebliğ ettim, ulaştırdım
Risâlete rabbi : risaleler, hakikatlerin bilgisini, rabbimin
ve nesahtu lekum: ve nasihat ettim, öğüt verdim
Ve lakin la tuhıbbûne: ve lakin, yok, sevgi
en nâsıhîne: nasihat edenler, öğüt veren

79- Böylece Salih onların o hallerinden yüz çevirdi ve dedi ki: Ey kavmim! Şu bir gerçek ki, size Rabbimin hakikatlerinin bilgisini tebliğ ettim ve sizlere nasihat ettim ve lâkin nasihat edenlere karşı sizin içinizde sevgi yok.

-80-

وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُم بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِّن الْعَالَمِينَ

Ve lûtan iz kâle li kavmihî e tetûnel fâhışete mâ sebekakum bihâ min ehadin minel âlemîn

ve lut iz kale li kavmi hi: Lut, dediğinde, demişti, o kavmi için, kavmine
e tetûne : getiriyorsunuz, oluyorsunuz,
el fahişet : büyüklük hali, ego, haddini aşan, hayasız, benlik
Ma sebeka-kum biha: değil, şey, sizden önce gelip geçmiş, siz, onu
min ehadin : bir, birlik, bir kimse,
min el alemin: âlemlerin, topluluklar, tüm varlık,

80- Lut, kavmine demişti ki: Sizler âlemlerin bir olan sahibine karşı, sizden önceki topluluklarda olmayan, hayâsızlık, haddi aşmışlık, benlikler içinde mi oluyorsunuz?

-81-

إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِّن دُونِ النِّسَاء بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ

İnnekum le tetûner ricâle şehveten min dûnin nisâi bel entum kavmun musrifûn

inne-kum le tetune : doğrusu, siz, gelmek, getirmek,
el rical: ileri gelen, kişi, erkek, devlet ricali,
Şehvet : şehvet, aşırı istek,
min dûni en nisai: kadınlardan başka, nefsini tanıma yolunda olan,
Bel entum kavm musrifûn: bilakis, siz, kavim, kimse, haddi aşan bir kavim

81- Doğrusu siz, kadınlardan başka şehvetle erkeklere de geliyorsunuz. Bilakis siz haddi aşan kimselersiniz.

-82-

وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلاَّ أَن قَالُواْ أَخْرِجُوهُم مِّن قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ

Ve mâ kâne cevâbe kavmihî illâ en kâlû ahricûhum min karyetikum innehum unâsun yetetahherûn

ve mâ kâne cevab kavm hi: olmadı, cevap, onun kavmi
İlla en kalu : ancak, sadece, dediler
ahricu kum: çıkarın, atın, siz
min karyeti-kum: bulunduğunuz yerden, beldenizden
inne-hum unasun: doğrusu, muhakkak ki onlar, insanlar, özleri,
yetetahherûne: saf olan, çok temiz, temiz tutan, hatasız,

82- Onun kavminin bir cevabı olmadı. Sadece, onları bulunduğunuz yerden çıkarın, doğrusu onlar kendilerini temiz tutan insanlardan dediler.

-83-

فَأَنجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلاَّ امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ

Fe enceynâhu ve ehlehû illemreetehu kânet minel gâbirîn

Fe encey na hu: böylece, necat bulma, kurtuluş, biz, o
ve ehle-hu : ehli, sahip olan, ehil olan, o,
illa emr ete hu: ancak, başka, işleyiş, hüküm, onunla olan
kânet min el gâbirîne: oldu, geride kalanlardan, geçmiş, eski cehalette kalan

83- Böylece o ve onunla birlikte işleyişin hakikatine sahip olanlar Bizde necat buldular. Diğerleri de kendi cehaletlerinde kalanlardan oldular.

-84-

وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ

Ve emtarnâ aleyhim matarâ fenzur keyfe kâne âkıbetul mucrimîn

ve emtar nâ aleyhim : yağmak, rahmet, biz, su, üzerlerine,
matara: yağmur, rahmet,
fe unzur keyfe kane: artık bak, gör, nasıl, oldu
âkıbetu el mucrimîne: akıbetleri, sonu, fenalarda kalan, suçlu, günahkâr,

84- Kendi cehaletlerinde kalanlar, kendi üzerlerindeki Bizim rahmetimizi rahmetleri saydılar. Fenalarda kalanların akıbetlerinin nasıl olduğunu artık bak gör.

-85-

وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ قَدْ جَاءتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَوْفُواْ الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ وَلاَ تَبْخَسُواْ النَّاسَ أَشْيَاءهُمْ وَلاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ بَعْدَ إِصْلاَحِهَا ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ

Ve ilâ medyene ehâhum şuaybâ kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruhu kad câetkum beyyinetun min rabbikum fe evfûl keyle vel mîzâne ve lâ tebhasûn nâse eşyâehum ve lâ tufsidû fîl ardı bade ıslahıhâ zâlikum hayrun lekum in kuntum muminîn

ve ilâ medyene : Medyen’e,
eha hum şuayb: onları kardeşleri, Şuayb
kâle ya kavmi abudu Allah : böylece dedi, ey kavmim, kulluk, Allah
mâ lekum min ilah gayr hu: sizin için yoktur, bir ilah, ondan başka
Kad câet-kum : oldu, size geldi
Beyyinetun : apaçık deliller, apaçık görünen,
min rabbi kum: rabbinizin, sizi vücudlandıranın
fe evfû el keyl : artık vefa, sevgiyle davranmak,
ve el mizan: ölçü, denge, tartı,
ve lâ tebhasû : yok, eksiltmek, ucuz,
en nâse eşyae hum: insanlar, eşya, mal, hakları, onlar
ve lâ tufsidû : yok, fesat, bozgunculuk çıkarmayın, ikilik,
fi el ard: yeryüzü
Bade ıslah ha: sonra, iyileştirme, ıslah etme, düzeltme, onu
zâlikum hayrun lekum: işte bu hayırlıdır, sizin için
in kuntum muminîne: eğer müminler, inananlar iseniz

85- Medyen’e kardeşleri Şuayb geldi. Dedi ki: Ey kavmim! Allah’ın kulu olduğunuzu anlayın, sizin için ondan başka ilah yoktur. Sizi vücudlandıranın apaçık delilleri sizin üzerinizdedir. Bundan böyle sevgiyle davranın, ölçülü olun ve dengeli olun ve insanların mallarını değersiz kılmayın. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın, sonra oradaki hakikatler ile ıslah olun, eğer inanırsanız işte bu sizin için daha hayırlıdır.

-86-

وَلاَ تَقْعُدُواْ بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِهِ وَتَبْغُونَهَا عِوَجًا وَاذْكُرُواْ إِذْ كُنتُمْ قَلِيلاً فَكَثَّرَكُمْ وَانظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ

Ve lâ tak’udû bikulli sırâtın tû’ıdûne ve tasuddûne an sebîlillâhi men âmene bihî ve tebgûnehâ ivecen vezkurû iz kuntum kalîlen fe kesserekum vanzurû keyfe kâne âkıbetul mufsidîn

ve lâ takudû : yok, oturmak, beklemek, oturmayın, engel olmayın
bi kulli sıratın tuıdun: her yol, hep, bütün yollar, söz veren, vaad,
ve tasuddûn : mani olma, engel, men etme,
an sebil allah: yol, hakikatlerin yolu, Allah yolunda
Men amen bihi: kim, kimse, iman eden, inanan, ona
ve tebgûne-hâ : onda arıyorsunuz, istiyorsunuz,
ivecen : eğri, bozuk, eksiklik
ve uzkurû iz kuntum kalil: hatırlayın, siz, az, zayıf, bilgisiz,
fe kessere-kum: sonra, çokluk, bolluk, siz
ve unzurû : bakın, görün, anlayın,
Keyfe kane akıbet : nasıl olur, akıbet, sonu,
el mufsidîne: bozguncu, ikilik, fesat çıkaranlar

86- Söz verip hep dosdoğru yol üzere olana engel olmayın. Hakikatlere inanan kimsenin eksiğini arayıp, Allah yolunda olanlara engel olmayın ve hatırlayın ki siz zayıf olanlardandınız, sonra da siz güçlendiniz. Bozgunculuk yapan, ikilik çıkaranların akıbetleri nasıl olur bakın görün.

-87-

وَإِن كَانَ طَآئِفَةٌ مِّنكُمْ آمَنُواْ بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ وَطَآئِفَةٌ لَّمْ يْؤْمِنُواْ فَاصْبِرُواْ حَتَّى يَحْكُمَ اللّهُ بَيْنَنَا وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ

Ve in kâne tâifetun minkum âmenû billezî ursiltu bihî ve tâifetun lem yuminû fasbirû hattâ yahkumallâhu beynenâ ve huve hayrul hâkimîn

ve in kâne taifetun : eğer olursa, ise, grup, taife, kimseler
min-kum amenu: sizden, içinizden, iman eden
Bi ellezi ursiltu bi-hi: ki, o, gönderildim, hakikatleri gösterdim, onunla
ve tâifetun lem yuminu: bir taife, grup, kısım, değil, inanma, inanmazlar
fe usbirû: o zaman sabredin
Hatta yahkume Allâh beyn na: hatta, hüküm veren, Allah, aramızda
Ve huve hayru : o, hayırlı, iyi olan,
el hakimîn: hakim olan, hüküm hikmet sahibi

87- Sizlerden bir kısmınız gösterdiğim hakikatlere inanır ve bir kısmınız inanmazsa, artık aramızda Allah’ın hükümleri ortaya çıkıncaya kadar sabredenlerden olun. O hüküm ve hikmetiyle hayırlı olandır.

-88-

قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ مِن قَوْمِهِ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَكَ مِن قَرْيَتِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا قَالَ أَوَلَوْ كُنَّا كَارِهِينَ

Kâlel meleullezînestekberû min kavmihî le nuhricenneke yâ şuaybu vellezîne âmenû meake min karyetinâ ev le teûdunne fî milletinâ kâle e ve lev kunnâ kârihîn

Kâle el meleu ellezine: dedi, ileri gelen, o kimseler
İstekberû min kavmi hi: büyüklendiler, kibirlendiler, onun kavminin
le nuhrice enneke : elbette, seni çıkaracağız, dışarı,
ya şuayb: ey şuayb
ve ellezîne amenu mea ke: iman edenler, seninle birlikte
min karyeti-nâ: beldemizden, bulunduğumuz yerden
Ev le teûdu : ya da, mutlaka, elbette, dönersiniz, yönelmek,
enne fi millet na: bizim, millet, örf adet, aynı inançta buluşanlar
Kâle eve lev : dedi, ise, olsada,
Kunna kârihîne: biz olduk, isteksiz, gönülsüz

88- Onun kavminin kibirli olan kimselerinden ileri gelenleri dediler ki: Ey Şuayb! Seninle birlikte iman edenleri, bulunduğumuz yerden elbette çıkaracağız ya da tekrar bizim inanç ve adetlerimize dönerseniz başka. O da dedi ki: Peki ya biz istemiyorsak?

-89-

قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّهِ كَذِبًا إِنْ عُدْنَا فِي مِلَّتِكُم بَعْدَ إِذْ نَجَّانَا اللّهُ مِنْهَا وَمَا يَكُونُ لَنَا أَن نَّعُودَ فِيهَا إِلاَّ أَن يَشَاء اللّهُ رَبُّنَا وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا عَلَى اللّهِ تَوَكَّلْنَا رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَأَنتَ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ

Kadiftereynâ alallâhi keziben in udnâ fî milletikum ba’de iz necceynallâhu minhâ ve mâ yekûnu lenâ en neûde fîhâ illâ en yeşâallahu rabbunâ vesia rabbunâ kulle şey’in ilmen alallâhi tevekkelnâ rabbeneftah beynenâ ve beyne kavminâ bil hakkı ve ente hayrul fâtihîn

kad ifterey-nâ : oldu, iftira, uydurma, biz,
ala Allah kezibe: Allah’a karşı, Allah hakında, yalanlar,
İn udna fî milleti-kum: eğer dönersek, milletiniz, inanç, örfe adet, siz
Bade iz neccey na : sonra, necat bulduktan sonra, kurtuluş, biz,
Allah minha: Allah, ondan, onun hakkında,
ve ma yekûnu: olamaz, olmaz
Lenâ en neude fiha: bizim, geri dönme, oraya
İlla en yeşâe : ancak, sadece, istek, irade,
Allâh rabbi na: Allah, rabbimiz, bizi vücudlandıran
Vesia rabb nâ : ihata eden, kuşatan, Rabbimiz,
kule şeyin ilmen: bütün her şey, ilim
alâ allâhi tevekkel na: Allah’a, tüm varlığımızla teslim olduk, tevekkül
rabbe-nâ : Rabbimiz,
iftah beyne na: aç, açmak, aydınlatmak, ayır, aramızı
ve beyne kavmi-nâ: kavmimizin arasını
bi el hakkı: hak ile, gerçek, hakikat,
Ve ente hayru : sen, hayırlı olan, iyi
el fâtihîne: açan, ortaya çıkaran, fatih

89- Biz Allah’ta necat bulduktan sonra, sizin inanç ve adetlerinize dönersek, Allah hakkında uydurmalar yapan ve o yalanları aktaranlara uymuş oluruz. Artık bizim o hallere geri dönmemiz olmaz. Rabbimiz Allah’tır, sadece O’dur irade sahibi olan. Rabbimiz bütün her şeyi de ilmiyle ihata edendir. Tüm varlığımızla Allah’a teslim olduk. Rabbimiz! Bizimle, kavmimiz arasındaki hakikatleri açığa çıkar, sensin hayırla açığa çıkaran.

-90-

وَقَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوْمِهِ لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْباً إِنَّكُمْ إِذاً لَّخَاسِرُونَ

Ve kâlel meleullezîne keferû min kavmihî le inittebatum şuayben innekum izen le hâsirûn

Kâle el meleu : dedi, ileri gelen, din adamları, bilgili olan,
Ellezine keferu : kimseler, hakikatleri görmemezlikten gelen
min kavmi-hi: onun kavminden,
le in ittebatum şuayb: eğer gerçekten tabi olursanız, şuayb
inne-kum izen el hasirun: muhakkak siz, hüsran, kaybedenlerden

90- Onun kavminden olan, hakikatleri görmemezlikten gelen kimselerden ileri gelenleri dediler ki: Eğer siz Şuayb’e uyarsanız, muhakkak ki sizler kaybedenlerden olursunuz.

-91-

فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُواْ فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ

Fe ehazethumur recfetu fe asbahû fî dârihim câsimîn

Fe ehazet hum : böylece, sardı, o halde kaldı, yakaladı, sarıldı,
el recfetu: titremek, sarsıntı, sarsılmak,
fe asbahû: bunun üzerine, böylece oldular
fî dâri-him casimin: bulundukları yerde, yurtlarında, kaybeden, çöken

91- Ve onlar cehaletlerine sarıldılar, hakikatlerle sarsılmadılar. Böylece onlar bulundukları yerde kaybedenlerden oldular.

-92-

الَّذِينَ كَذَّبُواْ شُعَيْبًا كَأَن لَّمْ يَغْنَوْاْ فِيهَا الَّذِينَ كَذَّبُواْ شُعَيْبًا كَانُواْ هُمُ الْخَاسِرِينَ

Ellezîne kezzebû şuayben ke en lem yagnev fîhâ ellezîne kezzebû şuayben kânû humul hâsirîn

ellezine kezzebû şuayb: o kimseler, yalanlarda kalanlar, yalanlayan, şuayb
Ke en lem yagnev fiha: gibi, şarkı söylemek, önemsememek, şenlik, orada
ellezîne kezzebû şuayb: o kimseler, yalanlarda kalanlar, yalanlayan, şuayb
Kanu hum el hâsirîne: oldu, onlar, hüsran, kaybedenler

92- Şuayb’ın sunduğu hakikatleri yalanlayan o kimseler, orada hakikatleri önemsememezlik içinde oldular. Şuayb’ın sunduğu hakikatleri yalanlayanlar, kaybedenlerden oldular.

-93-

فَتَوَلَّى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالاَتِ رَبِّي وَنَصَحْتُ لَكُمْ فَكَيْفَ آسَى عَلَى قَوْمٍ كَافِرِينَ

Fe tevellâ anhum ve kâle yâ kavmi lekad eblagtukum risâlâti rabbî ve nesahtu lekum fe keyfe âsâ alâ kavmin kâfirîn

fe tevellâ anhum: böylece, döndü, ayrıldı, yüz çevirdi, onlardan
ve kâle ya kavmi: dedi, ey kavmim
Lekad eblagtu-kum: andolsun, gerçek ki, size tebliğ ettim, ulaştırdım
Risâlete rabbi : risaleler, hakikatlerin bilgisini, rabbimin
ve nesahtu lekum: ve nasihat ettim, öğüt verdim
Fe keyfe âsâ: artık, nasıl, genişlik, zuhur, ciddi olmak, katılaşmak, batmak
alâ kavmin kafirin: kavim, kimseler, topluluk, hakikatleri örten

93- Böylece Şuayb, onların o hallerinden yüz çevirdi ve dedi ki: Ey kavmim! Şu bir gerçek ki, size Rabbimin hakikatlerinin bilgisini tebliğ ettim ve sizlere nasihat ettim. Artık hakikatleri görmemezlikten gelen kimseler hakikatleri nasıl önemseyebilirler.

-94-

وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّبِيٍّ إِلاَّ أَخَذْنَا أَهْلَهَا بِالْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ

Ve mâ erselnâ fî karyetin min nebiyyin illâ ehaznâ ehlehâ bil besâi ved darrâi leallehum yaddarraûn

ve mâ ersel na : açığa çıkmasın ki, irsal, biz,
fî karyetin : bir beldeye, bulundukları yere, köy,
min nebiyi : nebi, haberci, anlatan
İllâ ehaz na : yalnız, ancak, sarmak, alma, çıkarma, biz,
ehle ha: ehli, halk, o
bi el besâi : fakirlik, sıkıntı, zorluk,
ve el darr: zorluk, zarar, hastalık,
lealle-hum yaddarraun : umulur ki, onlar, sığınma, korunma, gizlice, tevazü,

94- Bulundukları yerde Bizi anlatan biri açığa çıkmasın ki; oranın halkı sıkıntılar içinde, zayıflıklar içinde ve zorluklar içinde olmasın. Umulur ki onlar hakikatlerle korunurlar.

-95-

ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتَّى عَفَواْ وَّقَالُواْ قَدْ مَسَّ آبَاءنَا الضَّرَّاء وَالسَّرَّاء فَأَخَذْنَاهُم بَغْتَةً وَهُمْ لاَ يَشْعُرُونَ

Summe beddelnâ mekânes seyyietil hasenete hattâ afev ve kâlû kad messe âbâenad darrâu ves serrâu fe ehaznâhum bagteten ve hum lâ yeşurûn

Summe bedel na: sonra, böylece, aşama, kademe, değiştirme, biz
mekân el seyyieti : yer, mekân, kötülük, fenalık,
el hasenet: iyilik, iyi çalışma, güzellik
Hattâ afev : böylece, çoğalma, rahatlık, affetme, vazgeçme
ve kâlû kad messe : dediler, oldu, isabet, dokunma,
âbâe-nâ el darr : atalarımız, sıkıntı, müşkül, zarar, zorluk
ve el serrâu: sevinç, mutluluk, hayır, surur, ferahlık
fe ehaz-nâ-hum bagteten: işte, alma, yakalama, sarma, biz, aniden, ansızın
Ve hum lâ yeşurûne: onlar, yok, şuur, kendinin ve çevresinin farkında olan

95- Böylece onlar Bizi anladıklarında, fenalıkların yerini güzelliklerle değiştirirler, böylece rahatlarlar ve derler ki: Atalarımız da hem zorluklar ve hem mutluluklar içinde oldu. İşte onlar Bizi unuttuklarında, eski halleri onları sarıverir ve onlar, kendilerini ve çevrelerini tanıma yolunda olmazlar.

-96-

وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُواْ وَاتَّقَواْ لَفَتَحْنَا عَلَيْهِم بَرَكَاتٍ مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ وَلَكِن كَذَّبُواْ فَأَخَذْنَاهُم بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ

Ve lev enne ehlel kurâ âmenû vettekav le fetahnâ aleyhim berekâtin mines semâi vel ardı ve lâkin kezzebû fe ehaznâhum bimâ kânû yeksibûn

ve lev enne : eğer, olsalar
ehle el kura : ehil, bilgili olan, halk, o belde, oranın,
amenu: inanma, iman etme,
ve ittekav: takva, fenalardan sakınma, ortak koşmama
le fetah-nâ aleyhim : elbette, açardık, ortaya koymak, onlar,
bereket: bereket, feyiz, verimlilik,
min es semâi ve el ard: semadan, ulvi âlem ve yer, toprak,
Ve lakin kezzebû: lakin, fakat, yalanlarda kaldılar, yalanladılar
fe ehaz-nâ-hum: böylece, alma, yakalama, sarma, biz, onlar
Bima kânû yeksibûne: sebebiyle, elde ettikleri, yaptıkları, kazanmış oldukları

96- Eğer onlar, bulundukları yerlerde hakikatlerin bilgisine sahip olup iman etselerdi ve fenalardan sakınıp ortak koşanlardan olmasalardı, elbette onlar göklerin ve yerin hakikatlerinden feyiz alırlar, her şeyin ortaya çıkışının Bize ait olduğunu anlarlardı. Fakat onlar yalanlarda kaldılar. Böylece onlar yaptıkları şeyler sebebiyle Bizi anlayamadılar, cehalet hallerine sarıldılar.

-97-

أَفَأَمِنَ أَهْلُ الْقُرَى أَن يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتاً وَهُمْ نَآئِمُونَ

E fe emine ehlul kurâ en yetiyehum besunâ beyâten ve hum nâimûn

e fe emin : yoksa emin mi oldular?
ehlu el kura: ehli, bilgili, halk, belde, yer, makam
en yetiye-hum : gelen, sunulan, onlar,
besu na: aruzu, istek, sıkıntı, yakıcı, azap, müşkül, biz
Beyaten : gece çalışması, gaflet içinde, biat etme
ve hum naimun: onlar, uykuda, gaflet,

97- Yoksa onlar; bir gaflet içindeyken Bizi anlayacaklarını, sıkıntılardan kurtulup, onlara sunulan hakikatlerden makamlarında bilgi sahibi olacaklarından emin mi oldular? Onlar bir gaflet içindedirler.

-98-

أَوَ أَمِنَ أَهْلُ الْقُرَى أَن يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ

E ve emine ehlul kurâ en yetiyehum besunâ duhan ve hum yelabûn

e fe emin : yoksa emin mi oldular?
ehlu el kura: ehli, halk, o belde, o yer
en yetiye-hum : sunulan, gelen, onlar,
besu na: arzu, istek, iyi, yakıcı, dert, tasa, biz
duhan: duman, gaflet dumanı, gelgit hali, kuşluk vakti
Ve hum yelabûne: onlar, oynama, eğlenme, önemsememe

98- Yoksa onlar; gafletten hakikatleri göremiyorken Bizi anlayacaklarını, sıkıntılardan kurtulup, onlara sunulan hakikatlerden makamlarında bilgi sahibi olacaklarından emin mi oldular? Onlar hakikatleri önemsememe içindedirler.

-99-

أَفَأَمِنُواْ مَكْرَ اللّهِ فَلاَ يَأْمَنُ مَكْرَ اللّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ

E fe eminû mekrallahi fe lâ yemenu mekrallahi illel kavmul hâsirûn

e fe emin : yoksa emin mi oldular?
mekr allah: hile, aldatma, aldanmak, çare, karanlık, gizli, Allah
fe lâ yemenu : artık yok, emin olma,
mekr allah: hile, aldatma, aldanmak, çare, karanlık, gizli, Allah
İllâ el kavm : başka, kavim, kimseler,
el hasirun: hüsran, kaybeden

99- Yoksa onlar, Allah’ı anlamada aldanmayacaklarından emin mi oldular? Bundan böyle hakikatleri anlamada hüsrana uğrayan kimseler, Allah’ı anlamada aldanmayacaklarından emin olamazlar.

-100-

أَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذِينَ يَرِثُونَ الأَرْضَ مِن بَعْدِ أَهْلِهَا أَن لَّوْ نَشَاء أَصَبْنَاهُم بِذُنُوبِهِمْ وَنَطْبَعُ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لاَ يَسْمَعُونَ

E ve lem yehdi lillezîne yerisûnel arda min badi ehlihâ en lev neşâu esabnâhum bi zunûbihim ve natbeu alâ kulûbihim fe hum lâ yesmeûn

e ve lem yehdi li ellezine: değil mi, kılavuz, yol gösteren, o kimseler için
yerisûn el ard : varis, kalan, yeryüzü,
min badi ehlina: sonra, bilen, anlayan, ehil, biz
en lev neşâu : eğer, biz, istek, irade,
esab na hum: isabet, anlama, biz, onlar, kendileri
bi zunûbi-him: fenaları, günahları, onlar
Ve natbeu : biz, kapalı, damga,
alâ kulûbi-him: kalpleri, idrakleri, onlar
fe hum la yesmeun: böylece, artık onlar, yok, işitme

100- Eğer onlar; fenalarından geçip Bizi anlamayı isteselerdi, kendilerinde olan Bizim tecellilerimizi anlarlardı. Eğer onlar Bizi anlasalardı, yeryüzünde onların varisleri olan kimselere yol göstermezler miydi? Fakat onların kalbleri Bizi anlamaya kapalıdır ve onlarda hakikatleri işitme yoktur.

-101-

تِلْكَ الْقُرَى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَآئِهَا وَلَقَدْ جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ بِمَا كَذَّبُواْ مِن قَبْلُ كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللّهُ عَلَىَ قُلُوبِ الْكَافِرِينَ

Tilkel kurâ nakussu aleyke min enbâihâ ve lekad câethum rusuluhum bil beyyinâti fe mâ kânû liyuminû bi mâ kezzebû min kablu kezâlike yatbaullâhu alâ kulûbil kâfirîn

tilke el kurâ : işte bunlar, belde, bulundukları yer,
Nakus aleyke : nakıslık içinde olma, kıssa, eksik, sıkıntı, sana,
min enbai hâ: haberler, bilgiler, bilgilendirmek, o,
ve lekad ceat hum : andolsun, gerçek olan, doğrusu, geldi, onlar
resul hum : resul, hakikati gösteren, onlar,
bi el beyyinat: apaçık delillerle
fe mâ kânû li yuminu: fakat, olmadı, iman edenler için, inananlar
bi mâ kezzebû min kablu: yalanladıkları şey sebebiyle, daha önceden
Kezalike yatbau Allâh : işte böyle, bundan dolayı, kapalı, örtülü, Allah
alâ kulûbi : kalpleri, idrakleri,
el kafirin : hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler

101- İşte o bulundukları yerlerde, hakikatleri anlamada bir nakıslık içinde olanların haberlerini sana bildiriyoruz ve doğrusu onlara apaçık delillerle hakikatleri gösterenler geldi. Fakat onlar, daha öncekilerin yalanlarında kaldıklarından iman edenlerden olamadılar. İşte bundan dolayı, hakikatleri görmemezlikten gelip örtenlerin kalbleri Allah’ı anlamaya kapalıdır.

-102-

وَمَا وَجَدْنَا لأَكْثَرِهِم مِّنْ عَهْدٍ وَإِن وَجَدْنَا أَكْثَرَهُمْ لَفَاسِقِينَ

Ve mâ vecednâ li ekserihim min ahdin ve in vecednâ ekserehum le fâsikîn

ve mâ veced-nâ: bulmak, bulundu, anlamak, biz,
li ekseri-him min ahdin : onların çoğunu, ahde vefalı, tevhid, asır, sözlerine uyan
ve in veced na: sadece, ancak, bulmak, anlamak, biz,
eksere-hum : çoğu, onlar,
le fasikin : fasık, hakikatleri bırakıp kendi anlayışına çıkan

102- Onların çoğu; Bizi anlayanlardan olamadılar, vefalı olamadılar ve onların çoğu elbette hakikatleri bırakıp kendi anlayışlarına çıkanlar olduklarından dolayı, Bizi anlayamadılar.

-103-

ثُمَّ بَعَثْنَا مِن بَعْدِهِم مُّوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَظَلَمُواْ بِهَا فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ

Summe beasnâ min ba’dihim mûsâ bi âyâtinâ ilâ firavne ve melâihi fe zalemû bihâ fanzur keyfe kâne âkıbetul mufsidîn

Summe beas na: sonra, ortaya çıkmak, gönderdik, gitti, dirilik, biz
min badi him Musa: onlardan sonra, Musa
bi âyâti-nâ: ayetlerimiz, işaret, delillerimiz
İla firavn ve melai-hi: firavuna ve ileri gelenleri, din adamları, o
fe zalemû biha : fakat zulmettiler, ona
fe unzur : artık, bak gör, anla, gözlemle,
Keyfe kane akıbet : nasıl oldu, akıbet, son
el mufsidîne: arabozucu, fesat, ikilik çıkaran

103- Onlardan sonra da Musa, delillerimizle firavuna ve onun din adamlarına Bizi anlatmak için ortaya çıktı. Fakat ona zulmettiler. İkilik çıkaranların akıbetlerinin nasıl olduğunu gör.

-104-

وَقَالَ مُوسَى يَا فِرْعَوْنُ إِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ

Ve kâle mûsâ yâ firavnu innî resûlun min rabbil âlemîn

ve kâle musa : dedi, musa,
ya fıravn : ey firavun, kibirli olan,
İnni resûlun: ben, resul, hakikati gösteren, hakikati anlatan
min rabbi el âlemîn: âlemlerin Rabbinden, tüm varlığı vücudlndıran,

104- Musa dedi ki: Ey firavun! Ben, tüm varlığı vücudlandıranı anlatmak için geldim.

-105-

حَقِيقٌ عَلَى أَن لاَّ أَقُولَ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقَّ قَدْ جِئْتُكُم بِبَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَرْسِلْ مَعِيَ بَنِي إِسْرَائِيلَ

Hakîkun alâ en lâ ekûle alallâhi illel hakk kad citukum bi beyyinetin min rabbikum fe ersil maiye benî isrâîl

Hakikun ala : doğru, gerçek, hak olan, üzerine,
en la ekule : yok, söylemek, söylememe,
alâ Allah illa el hakk: Allah’a karşı, ancak, hakikat, doğru, gerçek
Kad citu-kum bi beyyinet: oldu, size geldim, apaçık delillerle
min rabbi-kum: Rabbinizden, vücudlandıran, siz,
fe ersil maiye : artık gönder, benimle beraber,
beni israil: israiloğulları, yakubun çocukları,

105- Sizi vücudlandıranın sizdeki apaçık delillerini göstermek için geldim. Gerçek olan, Allah’ın hakikatlerinden başka bir şey söylemememdir. Artık İsrailoğullarını benimle gönder.

-106-

قَالَ إِن كُنتَ جِئْتَ بِآيَةٍ فَأْتِ بِهَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ

Kâle in kunte cite bi âyetin feti bihâ in kunte mines sâdikîn

Kâle in kunte cite : dedi, eğer, sen, gelmek,
bi ayet: delil, işaret, ayet,
Fe ati biha in kunte: öyleyse, haydi, getir, sun, onu, eğer sen, isen
min es sadikine: doğru söyleyenlerden, doğru sözlü

106- Firavun dedi: Eğer sen delillerle geldiysen, eğer doğru sözlülerden isen, haydi onları bize sun.

-107-

فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ

Fe elkâ asâhu fe izâ hiye subânun mubîn

Fe elka : böylece, attı, bıraktı, sundu,
asa hu: bildiği taşıdığı, asası, dayanağı, o
Fe iza hiye : böylece, onu, o,
seaben mubin: akıtmak, sel yolu, ejderha, apaçık delillerle anlatmak,

107- Böylece o bilip taşıdıklarını sundu, böylece hakikatleri apaçık delillerle bir irfan içinde anlattı.

-108-

وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاء لِلنَّاظِرِينَ

Ve nezea yedehu fe izâ hiye beydâu lin nâzırîn

ve nezea : çekip çıkardı, ortaya koydu, çekti,
yede hu: el, güç, hareket, o
fe iza hiye beydau : böylece, o, olduğun da, tertemiz, bembeyaz
li en nazırine: bakanlar için, seyredenler için

108- Bakıp ta seyredenler için o hakikatleri tertemiz bir halde anlattı, tüm varlığı hareket ettiren O gücün hakikatlerini ortaya koydu.

-109-

قَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِ فِرْعَوْنَ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ

Kâlel meleu min kavmi firavne inne hâzâ le sâhırun alîm

Kâle el meleu : dedi, ileri gelenler, din adamları, bilgili olanlar
min kavm firavn: kavim, firavun
İnne haza : doğrusu, bu,
le sahır : sihir, etkileyici, tesir, maskara,
alim : bilen, ilim sahipleri,

109- Firavun kavminin din adamları dediler ki: Doğrusu bunun bildikleri etkileyicidir.

-110-

يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُم مِّنْ أَرْضِكُمْ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ

Yurîdu en yuhricekum min ardıkum fe mâzâ temurûn

Yuridu en yuhrice kum : istiyor, çıkarmak, koparmak, sizi,
min ardı-kum : sizin yurdunuzdan, bulunduğunuz yerden
Fe maza temurune: böylece, ne dersiniz, emredersiniz

110- Sizi bulunduğunuz yerden, bildiğiniz şeylerden dışarı çıkarmak istiyor, ne dersiniz bu konuda?

-111-

قَالُواْ أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَأَرْسِلْ فِي الْمَدَآئِنِ حَاشِرِينَ

Kâlû ercih ve ehâhu ve ersil fîl medâini hâşirîn

Kalu erci : dediler, beklet,
hu ve eha hu: onu ve kardeşini de
ve ersil : gönder, yolla,
fi el medain : şehirlerin içine, şehirlere,
haşirin: toplayıcı, bir araya getiren,

111- Dediler ki: Onu ve kardeşini beklet ve şehirlere toplayıcılar gönder.

-112-

يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ

Yetûke bi kulli sâhırin alîm

yetû-ke bi: sana getirsinler
Kulli sahirin : hepsini, bütün hepsini, etkileyici olan, tesirli,
alim: bilen, ilim sahipleri, bilgin,

112- Bütün üst düzey olan etkileyici bilginleri sana getirsinler.

-113-

وَجَاء السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالْواْ إِنَّ لَنَا لأَجْرًا إِن كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ

Ve câes seharatu firavne kâlû inne lenâ le ecren in kunnâ nahnul gâlibîn

ve câe : geldi,
el seherat firavne: etkili olanlar, tesirli olanlar, firavun
Kalu inne lena: dediler, elbette, biz
Le ecran in kunna: elbette, mutlaka, ecir, karşılık, biz olduk
Nahnu el galibine: biz, galip olanlar

113- Böylece üst düzeyde etkili olanlar firavuna geldiklerinde dediler ki: Biz galiplerden olduğumuzda elbette karşılık bekleriz.

-114-

قَالَ نَعَمْ وَإَنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ

Kâle neam ve innekum le minel mukarrebîn

Kâle neam : dedi, firavun dedi, evet, elbette
ve inne kum: muhakkak siz
le min el mukarrabîne: elbette, o zaman, yakın olanlardan, yakınlardan

114- Firavun dedi ki: Evet, muhakkak ki siz elbette yakınlarımdan biri olacaksınız.

-115-

قَالُواْ يَا مُوسَى إِمَّا أَن تُلْقِيَ وَإِمَّا أَن نَّكُونَ نَحْنُ الْمُلْقِينَ

Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkiye ve immâ en nekûne nahnul mulkîn

Kâlû ya Musa : dediler, ya Musa
immâ en tulkiye: yoksa, böyle mi olsun, atmak, almak, ortaya koymak,
ve immâ en nekune: ya da, yoksa, olması,
Nahnu el mulkine : biz, atanlar, bırakma, koyma

115- Dediler ki: Ya Musa! Önce sen mi bildiklerini ortaya koyacaksın yoksa biz mi koyalım?

-116-

قَالَ أَلْقُوْاْ فَلَمَّا أَلْقَوْاْ سَحَرُواْ أَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَاءوا بِسِحْرٍ عَظِيمٍ

Kâle elkû fe lemmâ elkav seharû ayunen nâsi vesterhebûhum ve câû bi sihrin azîm

Kâle elku : dedi, atın, bırakın, ortaya koyun
fe lemmâ elkav seharu: o zaman, olduğu zaman, atma, bırakma, etkili, tesirli
ayune en nasi: insanların gözleri, bakışları, aynılık, etkilenme
ve isterhebû-hum: çekindiler, etkilendiler, sarsmak, kapak, örtü, onlar
ve câû bi sihrin azim: geldiler, getirdiler, bir etki, tesir, büyük, yüce

116- Dedi ki: Siz ortaya koyun. Böylece etkili olanların ortaya koyduğu şeylerden insanlar etkilendiler ve onları sarstılar ve büyük bir etki ortaya koydular.

-117-

وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَلْقِ عَصَاكَ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ

Ve evhaynâ ilâ mûsâ en elkı asâke fe izâ hiye telkafu mâ yefikûn

ve evhay-nâ : vahy, bildirme, ulaşmak, hakikatlerimiz, biz,
ila musa : ancak, Musa
en elkı : atmasını, bırakmak, ortaya koyma, açıklamak,
asa ke : bildikleri taşıdıkları, dayanağı,
Fe iza hiye telkafu: o zaman, olduğunda, o, yutuyor, yakaladı, kayboldu
Mâ yefikune: şey, uydurdukları, aslı olmayan, yalan söz

117- Musa, hakikatlerimizden bildiklerini taşıdıklarını açıkladı. Böylece onların uydurdukları, aslı olmayan şeyler kaybolup gitti.

-118-

فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

Fe vakaal hakku ve batale mâ kânû yamelûn

fe vaka el hakk : böylece vuku buldu, oldu, ortaya çıktı, hak, gerçek
Ve batıl : batıl, boş olan, asılsız,
ma kanu yamelûne: yaptıkları şeyler,

118- Böylece gerçekler ortaya çıktı ve onların bildikleri, yaptıkları şeyler asılsız boş çıktı.

-119-

فَغُلِبُواْ هُنَالِكَ وَانقَلَبُواْ صَاغِرِينَ

Fe gulibû hunâlike venkalebû sâgırîn

Fe galibu hunalike: böylece, artık, galip, başarılı olan, orada
ve inkalebû : inkilab, değişim, geri dönmek,
sagirin : itaat, kabullenme, boynu bükük, küçülme,

119- Böylece orada başarıya ulaşıldı ve köklü bir değişim içinde kabullenme oldu.

-120-

فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ

Fe ulkıyes seharatu sâcidîn

Fe ulkıye : o zaman, hemen, fırlama, ilga, kalkma
el seharatu : üst düzeydekiler, etkili olan,
sacidin: teslim olma, secde, kabul etmek

120- Böylece üst düzeydekiler geldiler teslim oldular.

-121-

قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ

Kâlû âmennâ bi rabbil âlemîn

Kâlû amenna : dediler, biz iman ettik, inandık,
bi rabb el alemin: âlemlerin rabbine, tüm varlığı vücudlandıran,

121- Dediler ki: Biz âlemlerin Rabbine iman ettik.

-122-

رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ

Rabbi mûsâ ve hârûn

Rabbi : Rabbi, vücudlandıran, efendi,
Musa ve Harun : Musa ve Harun

122- Musa ve Harun’un Rabbine.

-123-

قَالَ فِرْعَوْنُ آمَنتُم بِهِ قَبْلَ أَن آذَنَ لَكُمْ إِنَّ هَذَا لَمَكْرٌ مَّكَرْتُمُوهُ فِي الْمَدِينَةِ لِتُخْرِجُواْ مِنْهَا أَهْلَهَا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

Kâle firavnu âmentum bihî kable en âzene lekum, inne hâzâ le mekrun mekertumûhu fîl medîneti li tuhricû minhâ ehlehâ fe sevfe talemûn

Kâle firavnu : dedi, firavun
Amentum bihi kabl : siz inandınız, ona, önce
en âzene lekum: benim izin vermem, yetkim olmadan, size
İnne haza le mekrun: muhakkak ki, bu, elbette, karanlık, aldatma, hile
mekertumû-hu: karanlık, hile, aldatma, o
fî el medîneti : şehrin içinde, şehirden,
li tuhricu: çıkarmak için,
min hâ ehle ha: oradan, ehli, halkını, bilgili olan
Fe sevfe talemûne: artık, yakında, bileceksiniz

123- Firavun dedi ki: Benim iznim olmadan mı ona inandınız? Muhakkak o sizi bir aldatma içinde elbette aldattı. Şehirden halkını çıkarmak için böyle davrandı. Artık yakında bileceksiniz.

-124-

لأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلاَفٍ ثُمَّ لأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ

Le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hilâfin summe le usallibennekum ecmaîn

Le ukattıanne : elbette kestireceğim,
eydiye kum: elleriniz, güçleriniz, bağlantı
ve erculekum : ayaklarınız,
min hilafin: karşılıklı, ihtilaf, aykırı, ayrı ayrı
Summe le usallibu: sonra, mutlaka asacağım
enne-kum ecmain : muhakkak, siz, hepiniz, tümünüz

124- Elbette sizlerin ellerinizi ve ayaklarınızı ayrı ayrı kestireceğim, sonra elbette hepinizi astıracağım.

-125-

قَالُواْ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ

Kâlû innâ ilâ rabbinâ munkalibûn

Kâlû ila rabb na : dediler, ancak, bizi vücudlandıran, rabbimiz,
munkalibun: dönmek, bağlanmak

125- Dediler ki: Biz ancak bizi vücudlandırana döndük bağlandık.

-126-

وَمَا تَنقِمُ مِنَّا إِلاَّ أَنْ آمَنَّا بِآيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَاءتْنَا رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ

Ve mâ tenkımu minnâ illâ en âmennâ bi âyâti rabbinâ lemmâ câetnâ rabbenâ efrıg aleynâ sabren ve teveffenâ muslimîn

Ve ma tenkımu minna : yok, şey, değil, ne, kızma, hınç, intikam, bizden
İlla en amen na bi ayati: ancak, bizim inanmamız, ayetlerine, delil, işaret
rabbi-nâ: Rabbimiz, bizi vüvudlandıran,
Lemma câet-nâ: olduğunda, bize geldi, biz geldik, bizde olduğunu,
Rabbe na efrıg : rabbimiz, bizi vücudlandıran, rahmet, yağır, mağfiret
aleyna sabr: bize, sabırlı olma, sabretmek,
ve teveffe-nâ : sevgi bağlılığı, sevgiyle olma,
müslimin: teslim olan, barış ehli, huzur veren,

126- Senin bize kızmaya hakkın yok, çağırdın biz geldik. Ancak bizi vücudlandıranın işaretlerinin bizde olduğunu anladık, iman ettik. Rabbimiz! Bize rahmet ver, sabır ver ve bizi sevgi içinde barıştan yana olanlardan eyle.

-127-

وَقَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِ فِرْعَونَ أَتَذَرُ مُوسَى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ وَيَذَرَكَ وَآلِهَتَكَ قَالَ سَنُقَتِّلُ أَبْنَاءهُمْ وَنَسْتَحْيِي نِسَاءهُمْ وَإِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ

Ve kâlel meleu min kavmi firavne e tezeru mûsâ ve kavmehu li yufsidû fìl ardı ve yezereke ve âliheteke kâle senukattilu ebnâehum ve nestahyî nisâehum ve innâ fevkahum kâhirûn

ve kâle el meleu: dedi, ileri gelenler, din adamları, bilgili olan,
Min kavmi firavne: kavmi, firavun, kibirli olan,
e tezeru musa : bırakacak mısın? musa
ve kavme-hu li yufsidu: onun kavmini, için, fesat, ikilik, bozunluk, karğaşa
fi el ardı: yeryüzünde
ve yezere-ke: seni terkederler
ve âlihete-ke: senin ilâhlarını
Kale se nukattilu: dedi, yok etme, öldürme,
ebnâe-hum: onların oğulları
ve nestahyî nisae hum: işaretleme, bırakma, kadın, onlar
Ve inna fevka-hum: biz, üstün, üstünde, onlar
kâhirûne: kahhar, galip olan, ezici, yok eden, güçlü olan

127- Firavunun kavminin din adamları dediler ki: Sen, Musa ve onun kavmini, yeryüzünde bozgunculuk yapmaları ve seni terk etmeleri ve senin ilahlarını reddetmeleri için mi bırakacaksın? Dedi ki: Biz onların oğullarını yok ederiz ve kadınlarını bırakırız ve biz onlardan üstünüz, onlardan güçlüyüz.

-128-

قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اسْتَعِينُوا بِاللّهِ وَاصْبِرُواْ إِنَّ الأَرْضَ لِلّهِ يُورِثُهَا مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ

Kâle mûsâ li kavmihisteînû billâhi vasbirû, innel arda lillâhi yûrisuhâ men yeşâu min ibâdih vel âkıbetu lil muttekîn

Kâle musa li kavmi hi: dedi, musa, kavmine,
İsteinû bi Allah : yardım istemek, arzuyla yönelmek, Allah
ve usbirû: ve sabredin
inne el arda li Allah : muhakkak arz, yeryüzü, her yer, Allah
yûrisu-ha : varis, kalan, ona
Men yeşau min ibâdi-hi: kim, kimse, isteme, kulluk, o
ve el âkıbet : akıbet, sonuç, sonunda,
li el muttekin: takva, fenalardan sakınma ortak koşmama

128- Musa, kavmine dedi ki: Allah’a arzuyla yönelin ve sabredin. Muhakkak ki yeryüzünde bütün her şeyin varisi Allah’tır. Kim O’nun kulu olduğunu anlarsa, sonunda fenalardan sakınır, ortak koşanlardan olmaz.

-129-

قَالُواْ أُوذِينَا مِن قَبْلِ أَن تَأْتِينَا وَمِن بَعْدِ مَا جِئْتَنَا قَالَ عَسَى رَبُّكُمْ أَن يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الأَرْضِ فَيَنظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ

Kâlû ûzînâ min kabli en tetiyenâ ve min badi mâ citenâ kâle asâ rabbukum en yuhlike aduvvekum ve yestahlifekum fîl ardı fe yanzure keyfe tamelûn

Kâlû ezina : dediler, eziyet, yaralanma, bize,
min kabli en tetiye na: den önce, gelmek, sen
ve min badi ma cite na: den sonra, şey, ne, değil, getirme, biz
Kale asa rabbu-kum: dedi, belki, umulur, Rabbiniz, sizi vücudlandıran,
en yuhlike : helak edersiniz, yok olma, ıslah etmek,
aduvv kum: düşman, zarar veren, siz
ve yestahlif kum fi el ard: halifeler, ardından gelen, siz, yeryüzünde
fe yanzure : böyle, sonra, bakar, bakıp gören,
keyfe tamelun : nasıl, amel etme, çalışma

129- Dediler ki: Sen bize gelmeden önce de ve sen bize geldikten sonra da bize eziyet edildi.

Dedi ki: Umulur ki sizi vücudlandıranı bilirsiniz, size düşmanlık edenleri helak edersiniz ve yeryüzünde sizin ardınızdan, artık bakıp gören, nasıl amel edeceğini bilenler gelir.

-130-

وَلَقَدْ أَخَذْنَا آلَ فِرْعَونَ بِالسِّنِينَ وَنَقْصٍ مِّن الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

Ve lekad ehaznâ âle firavne bis sinîne ve naksın mines semerâti leallehum yezzekkerûn

ve lekad ehaz na : almak, yakalamak, anlamak, sarılmak, biz,
ale firavn: kibirlilik içinde olan,
bi es sinine: senelerce, yıllarca
Ve naks : eksik, noksan, nakıs,
min es semerâti: ürünlerden, hakikat bilgileri
lealle-hum yezekkerun: umulur ki onlar, tezekkür, var oluşu düşünür anlarlar

130- Doğrusu kibirlilik içinde olanlar yıllarca Bizi anlayamayıp kibirlerine sarıldılar ve hakikatlerin bilgisinde nakıslık içinde kaldılar. Umulur ki onlar; varlığın varoluş hakikatlerine ulaşırlar, o hakikatlerle bu âleme bakarlar.

-131-

فَإِذَا جَاءتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُواْ لَنَا هَذِهِ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُواْ بِمُوسَى وَمَن مَّعَهُ أَلا إِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِندَ اللّهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ

Fe izâ câethumul hasenetu kâlû lenâ hâzihi ve in tusibhum seyyietun yettayyerû bi mûsâ ve men meahu e lâ innemâ tâiruhum indallahi ve lâkinne ekserehum lâ yalemûn

Fe iza caet hum : artık, bundan sonra, geldiğinde, onlar
hasenat : iyilik, iyi haller, güzel davranışlar,
Kâlû lena hazihi: dediler, bizim, bu
ve in tusib hum : eğer, isabet, o halde olma, onlar,
seyyiet : kötülük, kötü davranışlar, zararlı,
Yettayyer bi mûsâ: uçan, kuş, uğursuz sayan, Musa
ve men mea-hu: kim, kimse, beraber, birlikte, o
e lâ innema : değil mi? Fakat, doğrusu,
tairu hum: uçan, kuş, uğursuzluk, yüksek, yücelik, onlar,
inde Allâh : Allah’ın katında, hakkında,
Lâkinne ekser hum: fakat, lakin, onların çoğu
lâ yalemûne: yok, bilme, bilmezler, bilmiyorlar

131- Onlara bir iyilik gelse, bu bizden derler ve onlara bir kötülük gelse, Musa’yı ve onunla birlikte olanları uğursuz sayarlar. Asıl onlar Allah’ın hakikatleri hakkında; kendileri bir büyüklük, bir uğursuzluk içinde değiller midir? Fakat onların çoğu bilemiyorlar.

-132-

وَقَالُواْ مَهْمَا تَأْتِنَا بِهِ مِن آيَةٍ لِّتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ

Ve kâlû mehmâ tetinâ bihî min âyetin li tesharenâ bihâ fe mâ nahnu leke bi muminîn

ve kâlû mehma teti na: dediler, ne, ne olursa olsun, getirme, gelme, sen, biz
bi-hi min ayetin: onu, delil, işaret,
li teshare-nâ biha: için, tesir etmek, etkilemek, biz, onunla
Fe mâ nahnu leke: artık, yinede, biz değilizi sana, senden,
bi muminîne: inanan, emin olan, güvenen

132- Dediler ki: Sen bizi etkilemek için ne kadar delil getirsen de, artık biz sana güvenecek değiliz.

-133-

فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُّفَصَّلاَتٍ فَاسْتَكْبَرُواْ وَكَانُواْ قَوْمًا مُّجْرِمِينَ

Fe erselnâ aleyhimut tûfâne vel cerâde vel kummele ved dafâdia ved deme âyâtin mufassalâtin festekberû ve kânû kavmen mucrimîn

Fe erselna aleyhim : böylece, gönderme, sunma, biz, onlara,
el tufan: tufan, taşkınlık, yakıp yıkma,
ve el cerâde: yağmalama, yağmacılar gurubu, çekirgeler
ve el kummele: kan emici, zarar verici, başkasının sırtından geçinen, bit
ve ed dafâdia: kurbağalar, necis, pis, kirlilik, faydasız,
ve ed deme: kan, kan dökücü, pis olan, haram olan
Âyâtin mufassalatin : ayetler, deliller, ayrıntılı, kısım kısım açıklama,
fe istekberû: gene de, buna rağmen kibirlendiler
ve kânû kavmen mücrimin: oldular, kavim, kimseler, fenalarda kalan, suçlu olan

133- Böylece onlara sunduğumuz hakikatleri anlayamadılar ve bir taşkınlık içinde, bir yağmalama içinde, başkasının sırtından geçinme içinde, cehaletin kirliliği içinde ve kan dökücülük içinde kaldılar. Ayetlerimizi kısım kısım açıkladığımız halde, yine de bir kibirlilik içinde kaldılar ve onlar fenalarda kalan kimselerden oldular.

-134-

وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُواْ يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ لَئِن كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَآئِيلَ

Ve lemmâ vakaa aleyhimur riczu kâlû yâ mûsedu lenâ rabbeke bi mâ ahide indek le in keşefte anner ricze le numinenne leke ve le nursilenne meake benî isrâîl

ve lemmâ vakaa: vuku bulunca, ortaya çıkınca, olay,
aleyhim er riczu: üzerlerinde, azap, sıkıntı, gazap, öfke, hiddet
Kâlû ya musa udu: dediler, ya musa, dua et,
Lenâ rabb ke bima: bizim için, rabbine, bu yaptığımız şeyler sebebiyle
bi-mâ ahide : o şey ile, sebebiyle, ahit, söz verme,
inde ke: yanında, katında, senin yanında
Le in keşefte : elbette, eğer, giderme, kaldırma,
annâ el ricze: bizden, sıkıntı, azap, zorluk, müşkül,
le numinu enne leke: mutlaka inanacağız, sana
ve le nursilu : elbette, mutlaka göndereceğiz
Enne mea-ke : birlikte, beraber, seninle,
beni İsrail : israiloğulları

134- Böylece onlarda büyük sıkıntılar ortaya çıkınca, dediler ki: Ya Musa! Bu yaptığımız şeyler sebebiyle, bizim için Rabbine dua et, senin yanında söz verelim, biz bu sıkıntılardan kurtulalım, mutlaka sana inanacağız ve İsrailoğullarını seninle birlikte göndereceğiz.

-135-

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ إِلَى أَجَلٍ هُم بَالِغُوهُ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ

Fe lemmâ keşefnâ anhumur ricze ilâ ecelin hum bâligûhu izâ hum yenkusûn

Fe lemma : böylece, olduğunda,
keşef na: giderme, kurtulma, bulma, açığa çıkarmak, anlamak, biz
an-hum er ricze: onlardan, azab, sıkıntı, büyük sıkıntı
ilâ ecelin hum baligu hu: ecel, zaman, belirli bir müddet, onlar, ulaşma, o
İza hum yenkusûne: o zaman, onlar, karşı gelme, sözünden dönme

135- Onlardaki sıkıntıların, ancak Bizi anlamakla ortadan kalkacağını anladıktan belli bir müddet sonra onlar sözlerinden döndüler.

-136-

فَانتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَكَانُواْ عَنْهَا غَافِلِينَ

Fentekamnâ minhum fe agraknâhum fîl yemmi biennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn

fe intikam nâ minhum: böylece, nimetin zıddı, rahmetten uzaklaşma, biz, onlar
fe agrak nâ hum: böylece boğulma, cehaletlerinde boğulma, onlar
fî el yemmi: bahir, derya, kendi hallerinin içinde
Bi ennehum : olmaları sebebiyle, onlar,
kezzeb bi ayat na: yalanlarda kalmaları, ayetlerimiz, işaretlerimiz
ve kânû anha gafilin: oldular, ondan, hakikatlerden, gafil, habersiz

136- Böylece onlar, Bizi anlayamayıp rahmetten uzaklaştılar. Böylece onlar ayetlerimize karşı yalanlarda kaldıklarından dolayı, kendi cehaletlerinin içinde boğulup gittiler ve hakikatlerden gafil oldular.

-137-

وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُواْ يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِي إِسْرَآئِيلَ بِمَا صَبَرُواْ وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُواْ يَعْرِشُونَ

Ve evresnel kavmellezîne kânû yustad’afûne meşârikal ardı ve megâribehelletî bâreknâ fîhâ ve temmet kelimetu rabbikel husnâ alâ benî isrâîle bi mâ saberû, ve demmernâ mâ kâne yasnau firavnu ve kavmuhu ve mâ kânû yarişûn

ve evres nâ el kavme: varis, kalan, bize ait, kavim, topluluk, kimseler
ellezîne kânû yustadafun: o kimseler, oldu, zayıf, güçsüz
meşarika el ardı: yeryüzünün doğusu
ve megâribe-hâ elletî: onun batısı ki o
Barak na fiha: bereketlendirdik, kutlu, kutsal, nimet, orada
Ve temmet : tam, uygun, yerine geldi, tamamlamak,
kelime rabb ke: kelimesi, tecelli, hakikatleri, rabbinin
el husnâ: güzel, hoş, güzellik,
Ala beni israil : üzerlerine, İsrailoğulları,
bima saberu: sabırlarından dolayı
ve demmer-nâ: dumur, körelme, gerileme, kaybetme, biz
mâ kâne yasnau: değiş, şey, ne, olmadı, yapar, kılar, anlamadı
Firavnu ve kavmu-hu: firavun ve onun kavmi
ve mâ kanu yarişun: olmadı, dikmek, kurmak, arş, taht, makam, yüce

137- Bir zayıflık, bir güçsüzlük halinde olan o kimseler ise; her şeyin Bize ait olduğunu anladılar, yeryüzünün doğusunda ve batısında her yerde Bizim kutsallığımızda oldular. İsrailoğulları sabrettiklerinden dolayı Rabbinin kelimelerini anlamayı güzelce tamamladılar. Firavun ve kavmi ise, Bizi anlama yolunda bir şey yapamadılar ve körelip gittiler ve makamların yüceliğini anlayamadılar.

-138-

وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَآئِيلَ الْبَحْرَ فَأَتَوْاْ عَلَى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلَى أَصْنَامٍ لَّهُمْ قَالُواْ يَا مُوسَى اجْعَل لَّنَا إِلَهًا كَمَا لَهُمْ آلِهَةٌ قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ

Ve câveznâ bi benî israîlel bahre fe etev alâ kavmin yakufûne alâ asnâmin lehum kâlû yâ mûsac’al lenâ ilâhen ke mâ lehum âlihetun kâle innekum kavmun techelûn

ve câvez-nâ: uzanma, sonsuz, geçme, biz
bi beni israile : İsrailoğullarını,
el bahra: bilgili, ilmin sonsuzluğu, deniz
fe etev ala kavmin: daha sonra, geldiler, getirmek, bir kavim
Yakufûne : yönelen, inandığına yönelen, akif olan,
ala asnamin lehum: suret, putlar, onlar
Kalu yâ mûsâ ical: dediler, ey Musa yap
Lenâ ilahen: bizim için, bize, bir ilah
kemâ lehum alihetun: onlarda olduğu gibi, ilahlar
Kale innekum : dedi, doğrusu, siz,
kavm techelun: kavim, topluluk, kimseler, cahillik, bilemeyen,

138- İsrailoğulları bir ilmin sonsuzluğunda Bizi anlamaya koyuldular. Daha sonra onlar suretlere yönelir hale geldiler. Dediler ki: Ya Musa! Bize de onların ilahları gibi ilahlar yap. Dedi ki: Doğrusu sizler cahilliğe meyleden bir kavimsiniz.

-139-

إِنَّ هَؤُلاء مُتَبَّرٌ مَّا هُمْ فِيهِ وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

İnne hâulâi mutebberun mâ hum fîhi ve bâtılun mâ kânû yamelûn

inne haulai : muhakkak ki, doğrusu, bunlar,
mutebberun: hakikatlerden yüz çeviren, arkasını dönen,
Ma hum fi hi : değil, şey, ne, onlar, onun içinde
ve batıl: batıl, boş, asılsız
Mâ kanu yamelun: şey, değil, ne, oldu, olmadı, amelleri, yapıyorlar

139- Doğrusu onlar hakikatlerden hoşlanmayıp yüz çevirenlerdir ve onların yaptıkları şeyler asılsız boş şeylerdir.

-140-

قَالَ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِيكُمْ إِلَهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ

Kâle e gayrallâhi ebgîkum ilâhen ve huve faddalekum alel âlemîn

Kâle e gayr Allah : dedi, başka, değil, Allah
ebgî-kum ilahen: size, sizin için, isteyeyim, arayayım, bir ilah
Ve huve faddale-kum: o, fazilet, lütuf, sıfat, nimet, sizi
alâ el âlemîne: üzerinde, alem, sıfatlar, nişan, işaret, alamet, halk,

140- Dedi ki: O sizin üzerinizde tüm sıfatlarını lütfetmişken, Allah’tan başka bir ilah mı arayayım size?

-141-

وَإِذْ أَنجَيْنَاكُم مِّنْ آلِ فِرْعَونَ يَسُومُونَكُمْ سُوَءَ الْعَذَابِ يُقَتِّلُونَ أَبْنَاءكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءكُمْ وَفِي ذَلِكُم بَلاء مِّن رَّبِّكُمْ عَظِيمٌ

Ve iz enceynâkum min âli firavne yesûmûnekum sûel azâb yukattilûne ebnâekum ve yestahyûne nisâekum ve fî zâlikum belâun min rabbikum azîm

ve iz encey-na-kum: o zaman, olmuştu, necat bulma, kurtuluş, biz, siz
min âli firavne: firavun ailesinden
yesûmûne-kum : sizi zorluyorlar, maruz bırakıyorlar,
se el azab: kötü, azap, sıkıntı
Yukattilun : yok ediyor, yazık ediyor,
ebnâe-kum: sizin oğullarınız, evlat
ve yestahyûne nisae kum: bırakıyorlar, kadınlarınız
Belâun : imtihan, dikkatlice düşünme,
min rabbi kum azim: rabbinizden, büyük, yüce

141- Siz firavun ailesine karşı Bizde necat bulmuştunuz. O sizlere kötü sıkıntılar veriyor, oğullarınızı öldürüyor ve kadınlarınızı bırakıyordu. Bunlarda sizin için çok dikkatli düşünmeler vardır.

-142-

وَوَاعَدْنَا مُوسَى ثَلاَثِينَ لَيْلَةً وَأَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ مِيقَاتُ رَبِّهِ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً وَقَالَ مُوسَى لأَخِيهِ هَارُونَ اخْلُفْنِي فِي قَوْمِي وَأَصْلِحْ وَلاَ تَتَّبِعْ سَبِيلَ الْمُفْسِدِينَ

Ve vâadnâ mûsâ selâsîne leyleten ve etmemnâhâ bi aşrin fe temme mîkâtu rabbihî erbaîne leyleh ve kâle mûsâ li ahîhi hârûnahlufnî fî kavmî ve aslıh ve lâ tettebi sebîlel mufsidîn

ve vaad na musa : vaad, tecelli, yerine getirme, söz, işleyiş, musa,
Selasin : üç, anlama kolaylığı, açık, otuz, makamlar, ahenk
leyleten: karanlık, cehaletin karanlığı, gece, bilinmeyen
ve etmem na ha : tamam, uygun, biz, o,
bi aşr : on, bölüm, kısım kısım,
fe temme : tamamlama, anlamak,
mikatu : tesbit edilen, belirlenen, mekan ilişkisi,
rabbi hi: rabbini
erbaine : dört olmak, kısım, bölüm, rabbine dönmek, taraf,
leyleten: gece, karanlık, cehaletin karanlığı, belli bir zaman
ve kale musa : dedi, Musa,
li ahi hi harun: kardeşine, harun
ahluf-nî fi kavmi : benim yerime geç, bana halife ol, kavmim içinde
ve aslıh: ıslah et, temizlenmek, düzeltme, iyileştirme
ve la tettebi : yok, uyma, tabi olma, tabi olmak, uymak,
sebil el müfsidin: yolunda, bozguncu, ikilik çıkaran

142- Musa tecellilerimizi anlamak için, karanlıktan geçip belli bir ahenk içinde kaldı ve o Bizi anlamayı kısım kısım tamamladı. Böylece o Rabbini anlamak için Rabbine döndü, belirlenen o makamları tamamladı. Musa, kardeşi Harun’a: Kavmim içinde benim yerime geç ve onları ıslah etmeye devam et ve sakın ikilik çıkaranlara uyma, dedi.

-143-

وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَن تَرَانِي وَلَكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ موسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ

Ve lemmâ câe mûsâ li mîkâtinâ ve kellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyk kâle len terânî ve lakininzur ilel cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe terânî fe lemmâ tecellâ rabbuhu lil cebeli cealehu dekkan ve harra mûsâ saıkan, fe lemmâ efaka kâle subhâneke tubtu ileyke ve ene evvelul muminîn

ve lemmâ cae musa: olduğu zaman, olunca, geldi, anladı, Musa
li mikâti-nâ: tesbit edilen yer, belli bir zaman, zaman mekan ilişkisi
ve kelleme-hu rabb hu: kelam, kelime, tecelli, o, rabbi
Kâle rabbi erini : dedi, rabbim, göster, bana,
enzur ileyke: göreyim, bakayım, sana
Kale len tera ni: dedi, değil, asla, göremezsin, beni
ve lakin unzur : lakin, fakat, bak, gözlemle, gör, incele,
ila cebel : yücelik, dağ, tüm varlıktaki yücelik, fazıl kimse,
fe in istekarre : eğer, sabit, kararlı, istikrar,
mekan hu: yer, mekan, o
Fe sevfe terâ-nî: böylece, yakında, gelecekte, göreceksin, anlamak, ben
fe lemmâ tecellâ: fakat, olduğunda, tecellileriyle,
rabbu-hu li el cebel: Rabbi, o, için, yücelik, yüksek, dağ
Ceale hu dekkan: yaptı, eyledi, kıldı, vurmak, çekmek, dağılmak, yokluk
ve harra mûsâ : düştü, teslim oldu, kendinden geçti, musa,
saikan: sebep, baygın, teslim oldu, ölüm, yıldırım, şaşkınlık,
fe lemmâ efaka: kendini anladığında, sonra ayıldığı zaman
Kâle subhan ke : dedi, noksan sıfatlardan münezzeh, sen,
tubtu: tövbe, dönmek
Ve ene evvel : ben, ilk, ilk başlangıç, öncelik,
el muminine: mümin, emin olan

143- Musa belirli bir zaman içinde Bizi anlamak için gayret gösterdiğinde ve Rabbinin o kelimelerini anladığında, dedi ki: Rabbim! Göster kendini göreyim seni. Bildirdik: Beni asla göremezsin ve lâkin varlıktaki tüm yüceliklere bak, böylece bir istikrar içinde bütün mekânları gözlemlersen, artık yakında Beni tanıyacaksın. Böylece o Rabbinin yüceliğini tüm tecellileriyle her yerde gördüğünde, o tüm niteliklerinin O’na ait olduğunu anladı ve Musa kendinden geçti teslim oldu. Böylece kendini anladığında, dedi ki: Sana döndüm, sen noksan sıfatlardan münezzehsin ve ben her şeyin senden başladığına emin oldum.

-144-

قَالَ يَا مُوسَى إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالاَتِي وَبِكَلاَمِي فَخُذْ مَا آتَيْتُكَ وَكُن مِّنَ الشَّاكِرِينَ

Kâle yâ mûsâ innîstafeytuke alen nâsi bi risâlâtî ve bi kelâmî fe huz mâ âteytuke ve kun mineş şâkirîn

Kâle ya musa : bildirildi, dedi, ey musa,
inni istafeytu ke: muhakkak, beni anlayanlardan, sen
alâ en nasi : insanlara,
bi risalet : risalet, hakikat bilgilerini aktaran
ve bi kelamî: sözler, hakikatlerin ifadesi, kelamımla, sözümle
Fe huz mâ âteytu-ke: artık, al, sar, kuşat, sahip çık, sana sunulan şeyler
ve kun min el şakirin: ol, nimetlerin sahibini bilip teslim edenlerden

144- Bildirildi: Ya Musa! Sen Beni anlayanlardan oldun. Sen insanlara hakikatlerin bilgilerini aktar ve benim kelamım üzere hareket et. Bundan böyle sana sunulan şeylere sahip çık ve sıfatların sahibini bilip teslim edenlerden ol.

-145-

وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الأَلْوَاحِ مِن كُلِّ شَيْءٍ مَّوْعِظَةً وَتَفْصِيلاً لِّكُلِّ شَيْءٍ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُواْ بِأَحْسَنِهَا سَأُرِيكُمْ دَارَ الْفَاسِقِينَ

Ve ketebnâ lehu fîl elvâhı min kulli şey’in mevızaten ve tafsîlen li kulli şeyin fe huzhâ bi kuvvetin ve’mur kavmeke ye’huzû bi ahsenihâ seurîkum dârel fâsikîn

ve keteb-na lehu: yazdık, ona,
fî el elvâhı : levhaların içine, sayfa,
min kulli şey: bütün her şeyi, bütün varlık
mevızaten: vaaz ederek, söz söyleme, seslenme,
ve tafsîlen li kulli şeyin: ayruntılı, ayrı ayrı açıklamak, bütün her şeyi,
fe huz-hâ bi kuvvetin : artık onu al, tut, sar, sahip çık, kuvvet, güç
ve emr kavme ke: hüküm, işleyiş, öğüt, emir, kavmine
Yehuzû bi ahsen ha: alsınlar, sarılsınlar, sahip çıkmak, en güzel bir halde
Se uri kum : göstermek, bildirmek, anlamak, siz,
dare el fasikin: sıkıntı yer, yurt, ikilikte kalan, fasıklık halleri

145- Bütün varlık sayfalarında hakikatleri yazdık ve bütün varlıkta hakikatleri en ince ayrıntısına kadar açıkladık ve kuvvetimizle onu sardık ve bütün her yerden seslenmekteyiz. Sen kavmine işleyişi anlat, o hakikatlere en güzel bir halde sahip çıksınlar. Siz fâsıklık hallerinde kalmanın ne olduğunu anlayacaksınız.

-146-

سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَإِن يَرَوْاْ كُلَّ آيَةٍ لاَّ يُؤْمِنُواْ بِهَا وَإِن يَرَوْاْ سَبِيلَ الرُّشْدِ لاَ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً وَإِن يَرَوْاْ سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَكَانُواْ عَنْهَا غَافِلِينَ

Se asrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve in yerev kulle âyetin lâ yuminu bihâ ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîl zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn

se asrifu an ayeti : çevirme, uzaklaşma, delil, işaret,
Ellezine yetekebberûne: o kimseler, kibirlenirler
fî el ardı : yeryüzünde,
bi gayri el hakk: gayri, değil, başka, hak, hakikat, gerçek
ve in yerev kulle ayetin: eğer, görseler, anlasalar, bütün, hepsi, ayet, işaret, delil
lâ yuminu biha: inanmazlar, ona
ve in yerev : eğer görseler,
sebil er ruşd: irşad yolu, kemalat, doğru yolu gösterme
lâ yettehızû-hu : onu edinmezler, girmezler,
sebil: yol, hakikatin yolu,
Ve in yerev : eğer, görseler, anlasalar,
sebil el gayyi: gayy, akılsız, yolunu kaybeden
yettehızû-hu sebîlen: onu yol edinirler
Zalike bi enne-hum: işte bu, olması, onların
Kezzebû bi ayeti na: yalanladılar, yalanlarda kaldılar, ayetlerimiz, delil,
ve kânû anha gafilin: oldular, ondan, gafil, farkında olmayan

146- Kibirli olan kimseler ayetlerimizi anlamaktan uzaktırlar, yeryüzünde hakikatlerden başka şeylere yönelirler. Eğer onlara, tüm deliller gösterilse de ona inanmazlar ve eğer onlara, kemalat yolu gösterilse o yolda olmazlar. Onlara kemalat yolunun dışında bir yol göstersen o yolda olurlar. İşte bu, ayetlerimize karşı onların, yalanlarda kalmalarından dolayıdır ve hakikatlere karşı gaflet içindedirler

-147-

وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَلِقَاء الآخِرَةِ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ هَلْ يُجْزَوْنَ إِلاَّ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve likâil âhirati habitat amâluhum hel yuczevne illâ mâ kânû yamelûn

ve ellezine kezzebu : o kimseler, yalanlam, yalanlarda kalma
bi ayati na : ayetlerimiz, işaret, delil,
ve likae: tevhid, kavuşma, ulaşma, birleşmek,
El ahiret : sonunda,
habitat amel hum: heba oldu, boş, onların amelleri, çalışmaları
hel yuczevne: karşılık bulur mu?
İllâ ma kanu yamelun: başka, hariç, değil, şey, ne, oldu, amel etme, yaptıkları

147- Ayetlerimize ve Tevhide karşı o kimseler yalanlarda kaldılar. Sonunda onların amelleri boşa çıktı. Hakikat yolunda çalışmayanlar hiç karşılık bulabilirler mi?

-148-

وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِن بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلاً جَسَدًا لَّهُ خُوَارٌ أَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّهُ لاَ يُكَلِّمُهُمْ وَلاَ يَهْدِيهِمْ سَبِيلاً اتَّخَذُوهُ وَكَانُواْ ظَالِمِينَ

Vettehaze kavmu mûsâ min ba’dihî min huliyyihim iclen ceseden lehu huvâr e lem yerev ennehu lâ yukellimuhum ve lâ yehdîhim sebîlen ittehazûhu ve kânû zâlimîn

ve ittehaze kavmu musa: edindiler, sarıldılar, kavmi, musa
min badi-hi: ondan sonra, daha sonra
min huliyyi-him : süs, takı, ziynet, gösterişli haller, onlar
İclen : tapınma halleri, ayrılma, sürme, sürgün, buzağı,
ceseden: suret, ölü, heykel, ikraksizlik,
Lehu huvarun : onun var, böğürme, eski cehaletine dönme
e lem yerev: görmüyorlar mı?
Enne hu lâ yukellimu-hum: olduğu, yok, konuşma, kelam, onlar
ve la yehdî-him: yok, yol, bulma, kılavuz, hidayet, onlar
Sebilen ittehazu hu: yol, edinme, sarılma, o
ve kânû zalimin: oldular, zalimler, zulmedenler

148- Musa’nın kavmi, ondan sonra bir benlik içinde gösterişli hallere sarıldılar. O cehalet hallerindeki suretlere dönüp, tapınmalarda kaldılar. O tapındıklarının kelamının olmadığını onlar göremezler mi? Onlar o yolda, hakikate yol gösteremeyene sarıldılar ve zalimlerden oldular.

-149-

وَلَمَّا سُقِطَ فَي أَيْدِيهِمْ وَرَأَوْاْ أَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواْ قَالُواْ لَئِن لَّمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

Ve lemmâ sukıta fî eydîhim ve reev ennehum kad dallû kâlû le in lem yerhamnâ rabbunâ ve yağfir lenâ le nekûnenne minel hâsirîn

ve lemmâ sukıta : farkına vardığında, aklı başına gelen,
fi eydi him: elleri, gücü, yaptıkları,
ve raev enne hum : gördüler, kendileri, onlar,
kad dallu: oldu, dalalet, sapma, hakikatlerin dışına çıkmak
Kalu le in lem yerham-nâ: dediler, elbette, eğer, değil, rahmet etmezse, biz
rabbu-nâ: Rabbimiz
ve yağfir-lenâ: mağfiret eden, temizleyen, bağışlayan, bize
le nekûn enne : elbette, biz oluruz,
min el hasirin: hüsrana düşen, kaybedenler

149- Onlar ne yaptıklarının farkına vardıklarında, kendilerinin hakikatlerin dışına çıktıklarını gördüler. Dediler ki: Eğer biz, Rabbimizin rahmetini ve bize mağfiretini anlayamazsak, elbette bizler kaybedenlerden oluruz.

-150-

وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِي مِن بَعْدِيَ أَعَجِلْتُمْ أَمْرَ رَبِّكُمْ وَأَلْقَى الألْوَاحَ وَأَخَذَ بِرَأْسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُ إِلَيْهِ قَالَ ابْنَ أُمَّ إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي وَكَادُواْ يَقْتُلُونَنِي فَلاَ تُشْمِتْ بِيَ الأعْدَاء وَلاَ تَجْعَلْنِي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

Ve lemmâ recea mûsâ ilâ kavmihî gadbâne esifen kâle bi’semâ haleftumûnî min ba’dî, e aciltum emre rabbikum ve elkal elvâha ve ehaze bi re’si ahîhi yecurruhû ileyh kâlebne umme innel kavmestadafûnî ve kâdû yaktulûnenî fe lâ tuşmit biyel adâe ve lâ tecalnî meal kavmiz zâlimîn

ve lemmâ recea Musa: olduğunda, dönme, aslı, Musa
ilâ kavmi hi gadbane : kavmine, içerlemiş, kırgın, kızgın,
esif: üzüntülü, kaygılı
Kâle bise ma : dedi, ne kötü,
ma haleftum ni: yerine gecen, ardından gelen, bıraktığım, benim
Min badi e aciltum: sonra, den sonra, acele ettiniz, acele edersiniz,
emre rabbi-kum: emir, işleyiş, hüküm, Rabbinizin
ve elka el elvâha: bıraktı, belgeler, levhaları bıraktı
ve ehaze bi resi : aldı, tuttu, başını, saçını,
ahi hi : kardeş, o
Yecurru hu ileyhi: çekmek, asılmak, o, ona, kendisine
kale ibne umme: dedi, anne oğlu, annem oğlu
inne el kavme istadafû-nî: muhakkak, kavim, hakir, güçsüz, zayıf, beni
Ve kadu yaktulûne-nî: neredeyse, az kalsın, beni öldürüyorlar
fe la tuşmit : artık, yok, sevindirme,
biye el adae : benim, düşman, adetler
ve la tecal ni: yok, eyleme, beni kılma, yapma, ezme
mea el kavmi ez zalimine: birlikte, zalim kimseler,

150- Musa, kavmine kaygılı, içerlemiş bir halde döndü. Dedi ki: Benim bıraktığım hakikatlere karşı ne kötü bir şey yaptınız. Rabbinizin hükümlerini anlamada neden acele ettiniz? Musa, hakikatlerin levhalarını ortaya koydu ve kardeşinin başından tuttu, onu kendine doğru çekti. Kardeşi dedi ki: Anamın oğlu! Doğrusu kavmim beni zayıf, güçsüz bırakmaya çalıştı ve az kalsın beni öldüreceklerdi. Artık onların adetlerine uyup onları mutlu etme ve zalim kimselerle birlikte olup beni ezme.

-151-

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلأَخِي وَأَدْخِلْنَا فِي رَحْمَتِكَ وَأَنتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

Kâle rabbıgfirlî ve li ahî ve edhilnâ fî rahmetike ve ente erhamur râhımîn

Kâle rabbi ıgfır li : dedi, rabbim, beni bağışla, magfiret et
ve li ahi: kardeşim,
ve edhil-nâ : bizi dahil et, nail eyle,
fi rahmeti ke: rahmetine, rahmetinin içine
Ve ente erhamu : sen, rahmet eden, rahmetinle saran,
el rahımine: özünden varedensin,

151- Musa dedi ki: Rabbim! Bana ve kardeşime mağfiret eyle ve bizi rahmetine nail eyle, sen özünden var ettiğin varlığı rahmetinle saransın.

-152-

إِنَّ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَياةِ الدُّنْيَا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَرِينَ

İnnellezînettehazûl ıcle seyenâluhum gadabun min rabbihim ve zilletun fîl hayâtid dunyâ ve kezâlike neczîl mufterîn

inne ellezîne ittehazû : doğrusu, o kimseler, edinen, sarılan, o hale dönen
el ıcle: buzağı, ayrılma, tapınma, tapınma halleri
se yenâlu-hum : nail olma, uğrama, o hale düşme,
gadabun: gadap, öfke, hiddet
min rabbi-him: Rablerinden, rablerine karşı
ve zilletun : alçalma, değersiz, bir zillet,
fi el hayati dünya: yaşamlarında, dünya hayatında
ve kezâlike neczi : böylece, işte böyle, karşılık,
el mufterin: iftira eden, uyduran,

152- Doğrusu, cehalet hallerinden gelen tapınma hallerine dönen o kimseler; Rabbini anlamada hiddet hallerinde kalırlar, dünya hayatında bir zillet içinde olurlar. İşte uydurmalarda kalanların karşılığı budur.

-153-

وَالَّذِينَ عَمِلُواْ السَّيِّئَاتِ ثُمَّ تَابُواْ مِن بَعْدِهَا وَآمَنُواْ إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ

Vellezîne amilûs seyyiâti summe tâbû min badihâ ve âmenû inne rabbeke min badihâ le gafûrun rahîm

ve ellezîne amilû el seyyiât: o kimseler, amel, çalışma, fenalıklar, kötü haller
Summe tabu min badi ha: sonra, pişman olup dönme, tevve, onun arkasından
ve âmenû: iman ettiler,
İnne rabbe ke : muhakkak ki, rabbin,
min badi ha: ondan sonra, her zaman
le gafûrun : elbette mağfiret edendir, bağışlayan,
rahim: rahim olan, özünden vareden,

153- Kötü amellerde olan kimseler, sonra yaptıklarından pişman olup dönerler ve iman ederlerse, muhakkak ki Rabbin her zaman elbette mağfiret edendir, rahim olandır.

-154-

وَلَمَّا سَكَتَ عَن مُّوسَى الْغَضَبُ أَخَذَ الأَلْوَاحَ وَفِي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ

Ve lemmâ sekete an mûsel gadabu ehazel elvâh ve fî nushatihâ huden ve rahmetun lillezîne hum li rabbihim yerhebûn

ve lemmâ sekete an: olduğu zaman, sakin, sûkun, sus, geçme
mûsâ el gadabu: Musa, kızgın, öfke, kırgın,
ehaze el elvâhe: levhaları tuttu, aldı
ve fi nushati-hâ : içinde, nüsha, yazılı şey, belge, o,
huden: yol gösterme, hidayet, hakikatin yolu
ve rahmetun li ellezine: rahmet, kimseler için,
Hum li rabbi-him : onlar, Rablerine karşı,
yerhebun: saygılı, korku,

154- Musa’nın öfkesi geçince levhaları aldı. O nüshaların içinde yol gösterme ve Rabbine karşı saygılı olan kimseler için rahmetler vardı.

-155-

وَاخْتَارَ مُوسَى قَوْمَهُ سَبْعِينَ رَجُلاً لِّمِيقَاتِنَا فَلَمَّا أَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ أَهْلَكْتَهُم مِّن قَبْلُ وَإِيَّايَ أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاء مِنَّا إِنْ هِيَ إِلاَّ فِتْنَتُكَ تُضِلُّ بِهَا مَن تَشَاء وَتَهْدِي مَن تَشَاء أَنتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَأَنتَ خَيْرُ الْغَافِرِينَ

Vahtâra mûsâ kavmehu sebîne raculen li mîkâtinâ fe lemmâ ehazet humur recfetu kâle rabbi lev şite ehlektehum min kablu ve iyyâye e tuhlikunâ bi mâ feales sufehâu minnâ in hiye illâ fitnetuke tudıllu bihâ men teşâu ve tehdî men teşâu ente veliyyunâ fâgfirlenâ verhamnâ ve ente hayrûl gâfirîn

ve ahtâra musa kavm hu: seçti, tercih, eşlik, Musa, kavmi, o
Sebine raculen : yetmiş, ileri gelen, kişi,
li mikat na: belirlenen yer vakit, zaman, biz
Fe lema ehazet hum : fakat, olunca, sardı, yakaladı, sarıldı, onlar
el recfet: titremek, sarsılma, şiddetli sarsıntı,
Kâle rabbi lev şite: dedi, rabbim, eğer, istemek, arzu,
ehlekte-hum min kablu: helak olma, yazık etme, yok olma, daha önce
ve eyaye e tuhliku na : beni, sen, helak, etme, yazık etme, biz, kendimiz,
Bima feala : yapılan şey,
el sufehâu : sefih, akılsız, aklını işletmeyen, idraksizlik, bizden
Minna in hiye: bizden, bizlere, sadece, ancak, o,
illâ fitnetu ke: sadece, ancak, imtihan, dikkatlice düşünme, sen
Tudıllu biha : dalalette, hakikatlarden sapan, onun,
men teşau : kim, isterse, seni anlamak isteyen kimse,
Ve tehti men teşâu: yol gösteren, kim, isteyen kimse, istediğin,
Ente veliyyu-nâ: sen, sahip, bizim velimizsin, dostumuzsun
fe ıgfir lenâ: artık bize mağfiret et
ve ırham-nâ: bize merhamet et
ve ente hayru el gafirin: sen, hayırlı olan, mağfiret eden

155- Onun kavminden, Bizi anlama yolunda yetmiş kişi Musa’ya eşlik etti. Böylece onlar hakikatlerle sarsıldılar. Öncekilerden hakikatlere uymayanlar için dedi ki: Rabbim! Eğer onlar isteselerdi seni anlayıp kendilerine yazık etmezlerdi. Aklını işletmeyenlerin yaptıkları şeylere uyanlardan olursam, seni anlamayıp kendimize yazık etmez miyiz? Biz de onlar gibi olmaz mıyız? Dikkatlice düşünceyi veren ancak sensin. Seni anlamayı isteyen kimseye yol gösterensin. O hakikatlerin yolundan sapan kimselere de sen her an yol gösterensin. Sen bizim sahibimizsin. Bize mağfiret edensin ve bize merhamet edensin ve sen mağfiretinle hayırlar verensin.

-156-

وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ

Vektub lenâ fî hâzihid dunyâ haseneten ve fîl âhıreti innâ hudnâ ileyk kâle azâbî usîbu bihî men eşâu ve rahmetî vesiat kulle şey fe se ektubuhâ lillezîne yettekûne ve yu’tûnez zekâte vellezîne hum bi âyâtinâ yuminûn

ve uktub lena : sun, yaz, ver, bize
fî hâzihi ed dunyâ : bu dünyada, yaşamda,
hasenat: iyi çalışmalar, iyilik, güzellik
ve fî el âhırati: sonunda, sonuna kadar
İnnâ hud na ileyke: şphesiz, gerçekten biz, yöneldik, döndük, sana
Kâle azab : dedi, bildirdik, sıkıntı, azap, müşkül,
usibe bihi : isabet, o halde kalmak, ona,
men eşau: kim, kimse, ister, isteyen, kendi cehaletini isteyen
ve rahmet : rahmet,
vesait kulle şeyin: kuşattı, sardı, bütün her şeyi
Fe se ektubuha : böylece, yazmak, var etmek, yazılı levhalar, mektup
Li ellezine yettekûne: o kimseler, takva, fenalardan sakınma ortak koşmama
ve yutûne ez zekâte: zeka, temizlenme içinde olup paylaşmak
ve ellezine hum bi ayat na: o kimseler, onlar, kendileri, ayetlerimiz, işaret,
yuminûne: iman ederler, inanırlar

156- Bize yaşamımızda ve sonunda hasenatlar ver, biz şüphesiz sana yöneldik. Bildirdik: Kim hakikatleri anlamamayı isterse o sıkıntılarda kalır. Rahmetim bütün her şeyi kuşatmıştır. Fenalardan sakınan, ortak koşmayan kimseler, her şeyde var olan levhaların Bize ait olduğunu bilirler ve temizlenme içinde olup kendilerindekini paylaşırlar ve o kimseler kendilerindeki işaretlerimize inanırlar.

-157-

الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli yemuruhum bil marûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu ulâike humul muflihûn

Ellezine yettebıune : o kimseler ki, uyma, tabi olma, takip etmek,
el resul: resul, hakikati gösteren, irsal eden, aktaran,
en nebiy : haberci, haber veren, haber getiren, bildiren,
el ummiyye : annesinden doğduğu saflıkta,
Ellezine yecidûne hu : bulurlar, o,
mektuben : yazılı olan, var olan, bilgiler,
inde-hum: yanlarında, onda, katında, ona ait, onlar,
fî et tevrâti : yasa, ittifak, hüküm, anlaşma, öğreti, eğitim,
ve el incil: müjde, iyi bilgi, huzur veren bilgi, ruh,
Yemr hum : işleyiş, emir, tavsiye,
bi el maruf : ariflik, bilmeyi, irfan olma, bilinen, iyi olan,
ve yenhahum : nehyeder, engel olurlar,
an el munker: kötülük, inkâr
Ve yuhil lehum et tayyibat: helal, uygun, o halde olma, onlara temiz olan
ve yuharrimu: yasak, haram kılar
aleyhim el habâise: onlara, kötü olan, habis olan, zararlı,
ve yedau anhum : kaldırır, koyar, verir, onlardan,
ısra hum: vurgu, zorluk, yük, onlar
ve el aglâle elletî: bağlılık, pranga, zincirin halkaları ki o
Kânet aleyhim: oldu, olmuş, onlarin üzerlerine, kendilerinde,
fe ellezîne amenu bihi: böylece o kimseler, iman ettiler, ona
ve azzerû-hu: saygı gösterdiler, özür dileme, o
ve nasarû-hu: yardım, o
ve ittebeû en nûre ellezî: uyma, tabi olma, o nura, aydınlık, ki o
Unzile mea hu: indirildi, sunulan, birlikte, birlikte hareket eden, o
Ulaike hum el muflihûne: işte onlar onlar felah, bulan, kurtulan, özü anlayan,

157- O kimseler, annesinden doğduğu saflıkta olan Resul ve Nebilere uyarlar. Onlar yasaları ve huzur veren bilgileri kendilerinde bulurlar. Onlar arif olmayı tavsiye ederler ve inkârı kötülüğü men ederler ve onlar tertemiz olma yolunda olurlar ve kötü hallerde olmayı uygun bulmazlar ve onlar zorluklara dayanıklıdırlar ve onlar kendilerinde olan hakikatlere bağlıdırlar. O kimseler Hakk’a iman edenlerdir ve onlar saygılıdırlar ve onlar yardım edenlerdir. O kimseler ve o kimselerle birlikte hareket edenler, sunulan hakikatlerle aydınlanmaya tâbi olurlar. İşte onlar felah bulanlardır.

-158-

قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

Kul yâ eyyuhen nâsu innî resûlullâhi ileykum cemîanillezî lehu mulkus semâvâti vel ard lâ ilâhe illâ huve yuhyî ve yumît fe âminû billâhi ve resûlihin nebiyyil ummiyyillezî yuminu billâhi ve kelimâtihî vettebiûhu leallekum tehtedûn

kul yâ eyyuhâ en nâsu: de, anlat, ey insanlar
İnnî resul Allah : ben, resul, hakikatleri gösteren, Allah
İleykum cemîan ellezî: size, topluluk, hepinize ki o
Lehu mulku el semâvâti: ona, mülk, hükümdar, semaların
ve el ardı: ve yeryüzü
lâ ilâhe illa huve: ilâh yoktur, o vardır
Yuhyi ve yumîtu: hayat verendir ve o ölümü sunan
fe âminû bi Allâh : artık, Allah’a inanın, iman edin
ve resûli-hi: resul, hakikati gösteren, açığa çıkaran, o
en nebiyyi : nebi, haberci, bildiren,
el ummiy ellezî: ümmi ki o, annesinden doğduğu saflıkta
Yuminu bi Allah : inanır, iman eder, Allah
ve kelimâti-hî: hakikatlerin sözleri, kelimeleri, ilahi sözler, o
ve ittebiû-hu: ona tabî olun
lealle-kum tehtedune: umulur ki siz, hakikatlere yol bulursunuz, ulaşırsınız,

158- De ki: Ey insanlar! Ben sizlere Allah’ın hakikatlerini gösteren biriyim. Göklerin ve yerin hükümranı O’dur, O’ndan başka güç yoktur. Hayat verendir ve ölümü sunandır. Artık Allah’a inanın. Annelerinden doğduğu saflıkta Allah’a inanan o Resûle ve Nebîye uyun ve o ilâhî sözlere uyun ve O’na tâbi olun. Umulur ki siz hakikatlere ulaşırsınız.

-159-

وَمِن قَوْمِ مُوسَى أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ

Ve min kavmi mûsâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî yadilûn

ve min kavmi mûsâ: Musa kavminden
Ummetun yehdune : ümmet, bir topluluk, doğru yola ileten, yol gösteren
bi el hakkı: Hakk’a, gerçek, doğru olan,
ve bi-hi yadiline: onunla adaletli olan

159- Musa’nın kavminden hakka yol gösteren ve adaletli davranan topluluklar da vardı.

-160-

وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِب بِّعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَأَنزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

Ve kattanâhumusnetey aşrete esbâtan umemâ ve evhaynâ ilâ mûsâ izisteskâhu kavmuhu enıdrıb bi asâkel hacer fenbeceset minhusnetâ aşrete aynâ kad alime kullu unâsin meşrebehum, ve zallelnâ aleyhimul gamame ve enzelnâ aleyhimul menne ves selvâ kulû min tayyibâti mâ rezaknâkum ve mâ zâlemûnâ ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn

Kataa na hum : ayırmak, yol almak, delil bürhan ile anlatmak, biz, onlar
isnetey aşrate: on iki
Esbâtan umemen: nesil, kol, kısım, delil, torunlar, topluluk, ümmet,
ve evhay-nâ ila musa : biz vahyettik, ulaştı, biz, bildirdik, Musa
iz isteskâ-hu kavmu hu: yardım istediğinde, talep etti, su istedi, o, kavmi, o
en ıdrıb : darbe, vurmak, vurgula,
bi asa ke : taşıdığı bildiği, sopa, meydana çıkma, sen,
el hacer: taş, sağlamlık,
fe inbeceset min hu: böylece, ortaya çıktı, olabilir, yön, konu, fışkırdı, ondan
isnetâ aşrate : on iki, bir kısım, bir gurup,
aynen: aynılık, benzerlik, pınar, göz, bakış,
Kad alime: oldu, bilgili, bildi
kullu unâsin : her, bütün, insanlar,
meşrab hum: meşreb, anlayış biçimi, gittiği yol, fikir, onlar
ve zallel nâ aleyhim: gölge, korundu, anladı, yöneldi, biz, onlara, üzerlerine
el gamame: beyaz bulutu, berrak, tertemiz, örten, üstünü kaplayan
ve enzel nâ aleyhim : sunduk, indirdik, onlara, üzerlerine,
el men: şahıs, zat, kimlik, kudret helvası, nurun zevki, hissiyatı,
ve el selvâ: kanaat, yetinme, hoşnut olma, bal, mutlu olma, bıldırcın
Kulu min tayyibâti: beslenme, gıda, yarlanma, bilgilenme, temiz olan
mâ razak nâ kum: şey, ne, değil, rızık, fayda, yarar, nimet, biz, siz,
ve ma zalemû-nâ: değil, şey, ne, zulmetme, biz
ve lâkin kanu enfus hum: lakin, fakat, oldu, nefs, kendileri, onlar
yazlimûne: zulmediyorlar

160- Musa; ulaştığı Bizim hakikatlerimizi, onlara on iki delil ile anlattı, toplulukların aynı kökten geldiğini bildirdi. Kavmi o hakikatlerden bilmediklerini anlamak istediğinde, bildiklerini taşıdıklarını sağlam bir delille vurguladı. Böylece onlara on iki delil ile her varlığın aynı özden geldiğini anlattı. Her insan kendindeki meşrebe göre bilenlerden olur. Onların üzerlerindeki o tertemiz nur Bizim gölgemizdir ve o nurun hissiyatını onlara sunduk ve kanaat verdik. Size verdiğimiz rızıklardan tertemiz yararlanın. Biz zulmeden değiliz ve lâkin onlar kendilerine zulmediyorlar.

-161-

وَإِذْ قِيلَ لَهُمُ اسْكُنُواْ هَذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُواْ مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُواْ حِطَّةٌ وَادْخُلُواْ الْبَابَ سُجَّدًا نَّغْفِرْ لَكُمْ خَطِيئَاتِكُمْ سَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ

Ve iz kîle lehumuskunû hâzihil karyete ve kulû minhâ haysu şitum ve kûlû hıttatun vedhulûl bâbe succeden nagfir lekum hatîâtikum senezîdul muhsinîn

ve iz kile lehum: denildi, onlara,
Uskunû hazihi : iskan, oturun, yerleşin, mesken, bu, oraları,
el karyete: belde, köy, memleket, olduğunuz yer
ve kulû minha haysu şitum: beslenme, yararlanma, ondan, her yer, istediğiniz
ve kûlû hıttatun : deyin, söyleyin, yanılgılarınız anlayın, dönün, af dileme
ve udhulû el bâbe : dahil olun, girin, kapı, mevzu,
secede: teslim olma, secde, herşeyiyle teslim olma,
nagfir-lekum : mağfiretimiz, bağışlanma, size,
hatiati kum: yanılgı, hatasını anlama, siz
Se nezidu : elbette, biz, artma, çoğalma, daha fazla, bol,
el muhsinin: iyiliklerde olan, iyi hallerde olan, mühsin, içten, samimi

161- Onlara: Bulunduğunuz beldelerde oturun ve istediğiniz her yerden hakikatler için faydalanın. Yanılgılarınızı anlayın ve dönün ve hatalarınızı anladığınızda sizdeki mağfiretimizi anlayın, hakikatlerin geldiği kapıya dâhil olup teslim olun, iyi hallerde olanlar hakikatlerimize daha fazla ulaşırlar, diye bildirildi.

-162-

فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنْهُمْ قَوْلاً غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِّنَ السَّمَاء بِمَا كَانُواْ يَظْلِمُونَ

Fe beddelellezîne zalemû minhum kavlen gayrellezî kîle lehum fe erselnâ aleyhim riczen mines semâi bi mâ kânû yazlimûn

fe beddele: böylece, değiştirdi, başka bir anlayışa döndürme
ellezine zalemû minhum: o kimseler, zulmedenler, onlardan
kavlen gayra ellezi: söz, ondan başka, ondan, o kimse,
Kile lehum: söylenen, söz, onlara
fe ersel na aleyhim : böylece, gönderdik, sunduk, biz, üzerlerinde, onlardaki
riczen: şiddetli sıkıntı, müşkül, bir azap
min el semai: ulvi âlem, ulviyet, semadan
Bimâ kanu yazlimun: sebebiyle, oldukları, zalimlikler

162- Fakat onlardan zalim olan kimseler, onlara söylenen hakikatlerin sözlerini başka bir anlayışa sebep olan sözlerle değiştirdiler. Böylece onlara sunduğumuz kendilerindeki hakikatleri anlamadılar, yapmış oldukları zalimlikler sebebiyle, ulviyeti anlamada şiddetli sıkıntılarda kaldılar.

-163-

واَسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِ إِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لاَ يَسْبِتُونَ لاَ تَأْتِيهِمْ كَذَلِكَ نَبْلُوهُم بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ

Veselhum anil karyetilletî kânet hâdıratel bahri iz yadûne fîs sebti iz tetîhim hîtânuhum yevme sebtihim şurrean ve yevme lâ yesbitune lâ tetîhim kezâlike neblûhum bi mâ kânû yefsukûn

vesel-hum: sormak, sorgulamak, onlar
an el karyeti elletî: bulundukları o yerlerde, makamlarda,
Kânet hadırate : idi, oldu, merkez, tanıt, sunmak, kenar, engel,
el bahri : sonsuzluk, bilgili olan, bilge kişi,
iz yadûne : söz, vaad, haddi aşma, cehalet adetleri,
fi el sebti: cumartesi, yasak, bırakmak, şaşırmak, dâhilik,
iz teti him : geldiğinde, sunuldu, onlar,
hitanu hum : suç, balık, engel, sünnet, duvar, ip, onlar
Yevme sebti him: gün, vakit, zaman, cumartesi, yasak, bırakma, onlar
şurraan: devamlı, ilerleme, akın akın, uygun, meşru
ve yevme: gün, vakit, zaman,
La yesbitun : yok, kesmek, bırakmak, yasak,
la teti him: onlara gelmez, anlayamazlar,
Kezâlike neblu hum: işte böylece, imtihan, dikkatlice düşünme, arama, onlar
Bima kanu yefsukûne: şey sebebiyle, oldu, ikilik, fıska düşüyorlar

163- Onlar bulundukları yerlerde hakikatleri anlamak için sorup araştırsınlar. O sunulanları bilenlerden olsunlar. Bıraktıkları şeyler içine dönüp sözlerini unutmasınlar, onlara sunulan hakikatlere kendileri engel olmasınlar. Onlar her zaman yasaklara uysunlar, devamlı ilerlemede olsunlar. Onlar her zaman o hallerini bırakmazlarsa, onlar hakikatleri anlayamazlar. İşte onlar ikiliğe düştükleri şeyleri dikkatlice düşünüp anlasınlar.

-164-

وَإِذَ قَالَتْ أُمَّةٌ مِّنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًا اللّهُ مُهْلِكُهُمْ أَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا قَالُواْ مَعْذِرَةً إِلَى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

Ve iz kâlet ummetun minhum lime teizûne kavmenillâhu muhlikuhum ev muazzibuhum azâben şedîdâ kâlû mazireten ilâ rabbikum ve leallehum yettekûn

ve iz kalet ummet minhum: dediği zaman, topluluk, onlardan
Lime teizune kavmen: neden, vaaz eden, öğüt veren, bir kavme, kimseler,
Allâh muhliku-hum: Allah, helak eden, yazık eden, onlar
Ev muazzibu-hum: yada, sıkıntıda kalma, azap verme, onlar
azâben şedîdâ: azap, sıkıntı, şiddetli, daha fazla
Kalu maziraten: dediler, bahane, mazete, özür, hatasını anlama
ilâ rabbi-kum: için, karşı, göre, Rabbinize, vücudlandıran,
ve lealle-hum yettekun: belki, onlar, takva, fenadan sakınma, ortak koşmama

164- Onlardan bir topluluk demişti ki: Allah’a karşı kendilerine yazık eden ve cehaletlerinden dolayı, kendilerini daha fazla sıkıntılarla sıkıntılara sokan topluluklara neden öğüt veriyorsunuz? Dediler ki: Sizi de, onları da vücudlandırana karşı yaptıkları hataları anlasınlar ve belki onlar da fenalardan sakınıp Allah’a ortak koşanlardan olmazlar, diye öğüt veriyoruz.

-165-

فَلَمَّا نَسُواْ مَا ذُكِّرُواْ بِهِ أَنجَيْنَا الَّذِينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّوءِ وَأَخَذْنَا الَّذِينَ ظَلَمُواْ بِعَذَابٍ بَئِيسٍ بِمَا كَانُواْ يَفْسُقُونَ

Fe lemmâ nesû mâ zukkirû bihî enceynellezîne yenhevne anis sûi ve ahaznellezîne zalemû bi azâbin beîsin bi mâ kânû yefsukûn

fe lemmâ nesu : artık, böylece, unuttukları,
ma zikr bihi: değil, şey, ne, hatırlatma, zikir, onlar
Encey na ellezine: necat bulma, biz, onlar, o kimseler
Yenhevne : nehy etme, yasaklama, engel koymak,
an el sui: kötülük, fenalık, zarar vermek,
ve ahaz nâ : sarmak, yakalamak, almak, biz,
Ellezine zalemû : zalim kimseler, zalimler
bi azab beis: azab, sıkıntı, engel, zorluk, çetin, zarar
bi-mâ kanu yefsukun: şey sebebiyle, dolayısıyla, oldu, ikilik, fasıklardan

165- Böylece unuttukları hakikatler onlara hatırlatıldığında, fenalıklardan uzak duran o kimseler Bizde necat bulurlar. Zararlar, sıkıntılar veren o zalimler ise, hakikatleri bırakıp kendi anlayışlarına saptıklarından dolayı Bizi anlayamayıp o hallerinde kalırlar.

-166-

فَلَمَّا عَتَوْاْ عَن مَّا نُهُواْ عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُواْ قِرَدَةً خَاسِئِينَ

Fe lemmâ atev an mâ nuhû anhu kulnâ lehum kûnû kıredeten hâsiîn

fe lemmâ atev : artık, olunca, olduğunda, haddi aşma,
an mâ nuhu anhu: şeyden, nehy etme, yasak, ondan
Kulnâ lehum kunu: dedik, onlara, olmak, oldu, bulunulan hal,
Kıradeten : maymunlar, hayvaniyet, hayvani hal, taklitte kalmak
hasiin : aşağı, reddedilen, düşen, uzaklaştırılmış, kovulmuş,

166- Fakat onlara yasak edilen fenalarda kalmaya ısrar edince, bulunduğunuz hâl hayvaniyetten daha aşağıdır denildi.

-167-

وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَن يَسُومُهُمْ سُوءَ الْعَذَابِ إِنَّ رَبَّكَ لَسَرِيعُ الْعِقَابِ وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ

Ve iz teezzene rabbuke le yebasenne aleyhim ilâ yevmil kıyâmeti men yesûmuhum sûel azâb inne rabbeke le serîul ıkâbi ve innehu le gafûrun rahîm

ve iz teezzene : bildiren, vaiz olan, yetkili olan,
rabbu ke: Rabbin, vücudlandıran,
le yebasenne aleyhim: elbette, gönderir, çıkış, ortaya koyar, varoluş, onlara,
ilâ yevmi el kıyâmeti: ölünceye kadar, hakikatlerin ortaya çıktığı vakit
Men yesemu hum: kim, kimse, etki, zararlı, zehir, yapan, zorlama, onlar
sûe el azâbi: kötü, fena, hastalık, azap, sıkıntı
İnne rabbe-ke: muhakkak, Rabbin, seni vücudlandıran,
le seriu : elbette, seri, hızlı,
el ıkabi: zorlu, sıkıntı, zorlanma, ceza, güçlük
ve inne-hu gafur: muhakkak ki o, mağfiret eden, bağışlayan,
rahim: rahim olan, özünden vareden

167- Seni vücudlandıran, elbette bütün her şeyin var oluşunda yetkili olandır. Fenalarda kalmaya ısrar edenlerin üzerlerinde olan o haller, ölünceye kadar onlarda ortaya çıkar. Onlar kötü halleriyle zararlı olan kimselerdir. Muhakkak ki Rabbin güçlükleri seri bir şekilde giderendir. Muhakkak ki O mağfiretin sahibidir, tüm varlığı özünden varedendir.

-168-

وَقَطَّعْنَاهُمْ فِي الأَرْضِ أُمَمًا مِّنْهُمُ الصَّالِحُونَ وَمِنْهُمْ دُونَ ذَلِكَ وَبَلَوْنَاهُمْ بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

Ve kattanâhum fîl ardı umemâ minhumus sâlihûne ve minhum dûne zâlike ve belevnâhum bil hasenâti ves seyyiâti leallehum yerciûn

ve katta nâ hum: ayırmak, yol almak, delil bürhan ile anlatmak, onlar
fi el ardı : yeryüzünde, o yerlerde,
umema: topluluklar, millet, kimseler
min hum el sâlihûne: onlardan, Salihler, iyi insan, uygun, doğru olan
ve min-hum dune zalike: onlardan, başka, alt, aşağı, dışında, işte bu, bunlar
ve belev na hum : sınama, imtihan, dikkatli düşünme, biz, onlar,
bi el hasenat: iyilik, iyi çalışma, güzel davranışlar,
ve el seyyiat: kötü çalışma, fena haller, zararlı haller,
lealle-hum yerciun: umulur ki, onlar, dönerler, anlayıp dönmek,

168- Onlara hakikatlerimiz delillerle anlatıldı. Bulundukları yerlerde o kimselerden bazıları iyi amellerde oldular ve onlardan bazıları başka yollara saptılar. Onlardan, Bizi dikkatlice düşünüp anlayanlar, güzel davranışlar içinde oldular. Fena hallerde olanlar ise; umulur ki onlar da hakikatleri anlayıp, o hallerinden dönerler.

-169-

فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُواْ الْكِتَابَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هَذَا الأدْنَى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَا وَإِن يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مُّثْلُهُ يَأْخُذُوهُ أَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِم مِّيثَاقُ الْكِتَابِ أَن لاَّ يِقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقَّ وَدَرَسُواْ مَا فِيهِ وَالدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ

Fe halefe min badihim halfun verisûl kitâbe yehuzûne arada hâzel ednâ ve yekûlûne se yugferu lenâ ve in yetihim aradun misluhu yehuzûh e lem yuhaz aleyhim mîsâkul kitâbi en lâ yekûlû alâllâhi illel hakka ve deresû mâ fîh ved dârul âhıretu hayrun lillezîne yettekûn e fe lâ takılûn

fe halefe min badi him: artık, halef, yerine geçti, ardından gelen, sonra, onlar
Halfun : yerine geçenler, sonrakiler, yerine gelenler,
verisû el kitabe: varis, kitab
Yehuzûn arada : sarılma, edinme, dünya çıkarı, gösteriş, dünya malı
haze el edna : bu, yakın, daha yakın,
Ve yekulune : derler, söylerler,
se yugferu lenâ: mağfiret, bağışlanma, biz
ve in yeti him : eğer onlara gelse, verilse, sunulsa,
aradun : dünya malı, dünya çıkarı, gösteriş,
misli hu: misli, o kadar, fazlası, o
yehuzû-hu: onu alırlar, sarılır, edinir, isterler,
e lem yuhaz aleyhim : alınmadı mı, onlardan,
misak: misak, söz alma, antlaşma,
el kitab : kitab, hakikatler, varlık kitabı,
en la yekulu: yok, söylemek, söylememek,
alâ Allâh : Allah için, Allah hakkında
illa le hakk : ancak, sadece, haktan başka, hakikat, gerçek
Ve deresu ma fi hi: ders, okuma, ögrenme, onun içindeki şeyleri
ve el dâru : sığınak, makam, yurt,
el âhırat hayr : ahiret, sonunda, daha hayırlı
Li ellezine yettekûne: o kimseler için, takva, fenalardan sakınan
e fe la takılûne: hala akıl etmez misiniz? Düşünmez misiniz?

169- Böylece onların ardından, kitabın varisi olduklarını söyleyenler geldiler. Onlar; dünya çıkarlarına, gösterişlere yakın durdular ve biz bağışlanırız diye söylediler. Onlara dünya çıkarı, gösterişi sunulsa bir o kadarını isterler. Onlardan; Allah’ın kitabına sarılmaları, Allah’ın hakikatlerin dışında bir şey söylememeleri ve onun içindeki şeylerden ders almaları hakkında söz alınmıştı. Fenalardan sakınan ortak koşmayanlar için, sonunda ulaştıkları o makamlar daha hayırlıdır. Hâlâ düşünmez misiniz?

-170-

وَالَّذِينَ يُمَسَّكُونَ بِالْكِتَابِ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ إِنَّا لاَ نُضِيعُ أَجْرَ الْمُصْلِحِينَ

Vellezîne yumessikûne bil kitâbi ve ekâmus salâte innâ lâ nudîu ecrel muslihîn

ve ellezine yumessikûne: o kimseler ki, sımsıkı sarılırlar
bi el kitâbi: kitaba, Allah’ın kitabı, varlık kitabı, hakikatlere
ve ekâmû es salâte: her an salât üzere olurlar, hep hakka bağlı olma
İnnâ la nudiu : muhakkak, biz, yok, zayi etmeyiz, kayıp,
ecre : karşılık, ecir,
el muslihîne: salihler, iyi çalışmalarda olan, reformcu, iyileştiren

170- Hakikatlere sımsıkı sarılan o kimseler, her an Hakk’a bağlılık şuuru ile hareket ederler. Muhakkak ki iyi çalışmalarda olan o kimselerin karşılıklarını zayi etmeyiz.

-171-

وَإِذ نَتَقْنَا الْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَأَنَّهُ ظُلَّةٌ وَظَنُّواْ أَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْ خُذُواْ مَا آتَيْنَاكُم بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُواْ مَا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

Ve iz netaknel cebele fevkahum ke ennehu zulletun ve zannû ennehu vâkıun bihim huzû mâ âteynâkum bi kuvvetin vezkurû mâ fîhi leallekum tettekûn

ve iz netak nâ : çekildiğinde, koparıp atmak, cezb, biz,
el cebele: dağ, yüksek, yüce olan, meşhur olan, ileri gelen,
fevka-hum: fevk, üst, makam, onlar
keenne-hu zulletun: sanki o, gölge, koruma,
ve zannû enne hu : zannettiler, düşündüler, sandılar, olduğu, o
Vâkıun bihim: olay, vakıa, ortaya çıkma, gerçeklik, onlarda
Huzu : alın, kavrayın, tutun, sarılın,
mâ atey na kum: şey, ne, verdiğimiz, sunduğumuz, siz
bi kuvvetin: kuvvetle, sımsıkı
ve uzkuru ma fihi: hatırlayın, zikredin, şey, ne, onun içindeki, hakikatler,
Lealle kum tettekune: umulurki, siz, takva, fenadan sakınma, ortak koşmama

171- Ve onlar makamlarında, sanki bir gölgenin çekilmesi gibi bir yücelik içinde Bize çekildiler ve onlar kendilerinin gerçeğini düşündüler. Size sunduğumuz hakikatlere kuvvetle sarılın ve o hakikatleri unutmayın. Umulur ki siz fenalardan sakınır, ortak koşanlardan olmazsınız.

-172-

وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ

Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim e lestu birabbikum, kâlû belâ şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn

ve iz ehaze : almak, çekmek, çıkarmak, sarmak,
rabbu ke: rabbin, seni vücudlandıran,
min benî ademe: Âdemoğullarından
min zuhuri-him: görünüş, apaçık, sırtları, vücudları, onlar
zurriyyete-hum: zürriyet, nesil, soy, öz, genleri, onlar, kendi
ve eşhede-hum : tanık, şahit, bilen, her yerde her an hazır olan,
ala enfus him: üzerlerinde, nefsleri, kendileri, onlar,
E lestu bi rabbi-kum: değil miyim, Rabbiniz, siz, sizi vücudlandıran,
Kâlû bela : dediler, derler, evet, ikrar,
şehid na: tanık, bilen, şahit olan, hakikate şahit olan, biz
En tekulu : söylemek, oluruz,
yevme el kıyâmet: ölünceye kadar, vaktin sonu, diri olan kavuşmak,
İnnâ kunna : şüphesiz, doğrusu, biz olduk,
an haza gafilin: bunlardan, gafil, hakikatlerden gafil olmak,

172- Rabbin, Âdemoğullarının vücudlarındaki genlerinden onların nesillerini açığa çıkardı. Onların kendi üzerlerindeki tecellileri onlara şahit göstererek, onların kendilerinden onlara her an seslenir: Sizi vücudlandıran Ben değil miyim? Hakikatlere şahit olanlar: Evet, biz ölünceye kadar tecellilerin senden olduğunu söyleriz, doğrusu biz hakikatlerden gafil bir haldeydik, derler.

-173-

أَوْ تَقُولُواْ إِنَّمَا أَشْرَكَ آبَاؤُنَا مِن قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِّن بَعْدِهِمْ أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ

Ev tekûlû innemâ eşreke âbâunâ min kablu ve kunnâ zurriyyeten min ba’dihim e fe tuhlikunâ bimâ fealel mubtilûn

Ev tekulu : yoksa, ya da, artık, söylemek,
innema eşreke: ancak, doğrusu, şirk koşma, ortak koşma
abau na min kablu: atalarımız, daha önce
ve kunnâ zurriyyeten: biz olduk, nesil, soy, öz
min badi-him: onlardan sonra
e fe tuhliku-nâ: öyleyse, o zaman, helak olma, yazık olma, biz
bimâ feale : sebebiyle, yaptıklarından dolayı, yapılan şeyler,
el mubtilun: batıl, boş şeyler, yönelen

173- Artık bir gaflete düşersek, daha önceden atalarımızın şirk koştuğu sözleri söyleriz ve biz onlardan sonraki nesilleriz, yoksa yaptığımız batıl şeyler yüzünden bizde kendimize yazık ederiz.

-174-

وَكَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ وَلَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

Ve kezâlike nufassılul âyâti ve leallehum yerciûn

ve kezâlike nufassılu : işte böyle, en ince ayrıntısın kadar açıklama,
el âyâti: ayetler, işaretler, deliller,
ve lealle-hum yerciun: umulur ki, onlar, asliyetlerini bilir dönerler

174- İşte böylece hakikatleri delilleriyle en ince ayrıntısına kadar açıkladık ve umulur ki onlar asliyetlerini bilir dönerler.

-175-

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِيَ آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا فَانسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ

Vetlu aleyhim nebeellezî âteynâhu âyâtinâ fenseleha minhâ fe etbeahuş şeytânu fe kâne minel gâvîn

ve utlu aleyhim : tilavet et, usulünce okumak, anlat, açıkla, onlara,
nebee: haber, bildirme
Ellezi ateynâ hu : ki o, verdik, sunduk, o
ayati na: ayetlerimiz, delil, işaret
fe inseleha minha: sonra, o ayrıldı, değiştirdi, sıyrıldı, soyundu, ondan
fe etbea-hu : böylece, tabi olma, uymak,
el şeytânu: şeytani haller, kötü haller, haktan uzak olmak,
fe kâne min el gavin : sonra, oldu, işkence, zarar veren, taşkınlık yapan, azğın

175- Onlara hakikatlerin haberlerini usulünce her varlıktan okuduk. Ki onlara delillerle o hakikatleri sunduk. Fakat o hakikatlerden ayrıldılar. Böylece şeytani hallerine tâbi oldular, sonra da bir taşkınlık içinde zarar ziyan hallerinde oldular.

-176-

وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَث ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

Ve lev şinâ le refa’nâhu bihâ ve lâkinnehû ahlede ilel ardı vettebea hevâhu fe meseluhu ke meselil kelbi in tahmil aleyhi yelhes ev tetrukhu yelhes zâlike meselul kavmillezîne kezzebû bi âyâtinâ faksusîl kasasa leallehum yetefekkerûn

ve lev şina : eğer, şayet, istek, biz
le rafa nâ hu biha : elbette, yüce makam, üst makam, refah, o, onunla
ve lâkin hu ahlede : lakin, fakat o, meyletti, gitti,
ila el ard: dünya, yeryüzü, dünya çıkarı, dünya malı, toprak,
ve ittebea : tâbi oldu, uydu,
heva hu: heva, düştü, kendi çıkarı, haktan batıla düşüş, o
fe meselu-hu: böylece, artık onun durumu, hâli
ke meseli el kelbi: köpeğin misali, durumu, hâli gibi
İn tahmil aleyhi yelhes: eğer, olsa, taşıma, hamle yaparsın, ona, solur
Ev tetruk-hu : yada terk edersin, bırakmak, ayrılmak, o,
yelhes: solumak, nefes nefese
Zalike mesel : işte, durum, hal,
el kavmi ellezîne: o kimseler, o kavimler,
Kezzebû bi ayati na: yalanlarda kalma, yalanlama, ayetlerimize karşı
fe uksusi el kasasa: artık kıssa, anlatma, hikayeler,
lealle-hum yetefekkerun : umulur ki onlar, hakikatleri araştırır düşünürler

176- Eğer Bizi anlamayı isteseydi, elbette o hakikatlerle yüce makamlarımıza ulaşırdı. Fakat o dünyaya meyletti ve o kendi hevalarına uydu. Artık onun durumu; nefes nefese bir şey taşıyan, ya da onu bırakıp tekrar alıp yine nefes nefese taşıyan köpeğin hâli gibidir. Ayetlerimize karşı yalanlarda kalan o kimselerin halleri işte böyledir. Artık o anlatılan kıssalardan umulur ki onlar hakikatleri araştırırlar, dikkatlice düşünürler.

-177-

سَاء مَثَلاً الْقَوْمُ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَأَنفُسَهُمْ كَانُواْ يَظْلِمُونَ

Sâe meselennil kavmullezîne kezzebû bi âyatinâ ve enfusehum kânû yazlimûn

Sâe mesele el kavm : ne kötü, hali, durum, misal, kavim, kimseler,
Ellezine kezzebu: o kimseler, yalanlayanlar, yalanlarda kalanlar,
bi ayati na: ayetlerimiz, işaret, delil,
ve enfus hum : nefslerine, kendilerine,
kanu yazlimun: oldu, zulmedenler

177- Ayetlerimize karşı yalanlarda kalan kimselerin halleri ne kötüdür ve onlar kendilerine zulmederler.

-178-

مَن يَهْدِ اللّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَن يُضْلِلْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

Men yehdillâhu fehuvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn

Men yehdi allah: kim, yol bulma, yönelme, rehber edinme, allah
fe huve el muhtedî: böylece, o, ona yol bulur, hakikatlere yol bulur
ve men yudil: kim, hakikatleri bırkıp kendi anlayışına saparsa
fe ulâike hum el hasirun: artık, bundan böyle, işte onlar hüsran, kaybedenler

178- Kim Allah’ı kendine rehber edinirse, böylece o hakikatlere yol bulur ve kim hakikatleri bırakır kendi anlayışına saparsa, bundan böyle işte onlar hüsrana uğrayanlardır.

-179-

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

Ve lekad zerenâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum ayunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ ulâike kel enâmi bel hum edallu ulâike humul gâfilûn

ve lekad : doğrusu, şüphesiz, gerçek olan şu ki,
zere na: hazır, ölçmek, kültür, vardır, tecelli, üst, biz,
li cehennem: cehalet içinde, cehennem, cehaletin cehennemi
Kesîran min el cinn : çoğu, bilinmeyen, tanımlanamayan
ve el ins: insan, bilinen,
Lehum kulubun: onların vardır, kalpleri
lâ yefkahûne biha: yok, anlamak, idrak etmezler, onunla
ve lehum ayunun: onların vardır, gözler,
lâ yubsırûne biha: yok, bakıp görme, onunla
ve lehum azanun: onların vardır, kulakları
lâ yesmeûne biha: işitmezler, onuna
Ulaike ke el enami: işte onlar, varlık, hayvanlar gibi
bel hum edallu : hayır, onlar, hatta onlar, sapan, yolundan sapan
Ulaike hum el gâfilûne: işte onlar, gafil, kendinin çevresinin farkında olmayan

179- Gerçek olan şu ki; Bizi idrak edemeyen tanıdıklarınızın ve tanımadıklarınızın çoğu, bir cehaletin cehennemi içindedirler. Onların kalbleri vardır, hakikatleri idrak edemezler ve onların gözleri vardır, hakikatlere bakıp göremezler ve onların kulakları vardır, hakikatleri işitemezler. İşte onlar hayvanlar gibidirler, hatta onlar yollarını da bulamayanlardır. İşte onlar kendilerinin ve çevrelerinin farkında olmayanlardır.

-180-

وَلِلّهِ الأَسْمَاء الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُواْ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَآئِهِ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

Ve lillâhil esmâul husnâ feduhu bihâ ve zerûllezîne yulhıdûne fî esmâih se yuczevne mâ kânû yamelûn

ve li Allâh : Allah’ındır
el esmau : isimler, işaretler, deliller, tecelliler,
el husna: güzellik, hayr, rahatlık veren, huzur veren,
fe udu-hu biha: artık dua, yönelme, o, onunla, o hakikatlerle
ve zerû : terk et, bırak, uymamak,
ellezîne yulhıdune: o kimseler, kendi anlayışına sapan
fi esmâi-hi : içinde, isimleri, hakkında, konusunda,
se yuczevne: karşılık,
Ma kanu yamelûne: şey, ne, değil, olmadı, yapıyorlar, anlamayan,

180- İsimlerdeki tüm güzellikler Allah’ındır. Artık o isimlerdeki hakikatlerle O’na yönelin ve O’nun isimlerine karşılık gelen hakikatleri anlamayıp, kendi anlayışlarına sapanlara uymayın.

-181-

وَمِمَّنْ خَلَقْنَا أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ

Ve mimmen halâknâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî yadilûn

ve mimmen halak na : o kimselerden, yaratma, varetme, halketme, biz
Ummetun : ümmet, topluluk, kimseler,
yehdune bi el hakk: vardır, hakikatlere yol gösteren
ve bihi yadilune: onunla, adaletli olma, adil olmak

181- Yaratmamızı anlamak isteyen kimselere, hakikatlerle yol gösteren ve adalet üzere olan bir topluluk vardır.

-182-

وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَمُونَ

Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ se nestedricuhum min haysu lâ yalemûn

ve ellezîne kezzebu : o kimseler, yalanlarda kalan,
bi ayat na: ayetlerimiz, delil, işaret,
se nestedricu-hum: anlayışı yavaş yavaş azalan, onlar
min haysu : hangi yerde, nerede, nasıl, değerlendirme,
la yalemun: yok bilmek, bilememek,

182- Ayetlerimize karşı yalanlarda kalan kimseler, hakikatlerin değerlendirmelerini bilemediklerinden dolayı, onların anlayışları yavaş yavaş azalır.

-183-

وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ

Ve umlî lehum inne keydî metin

ve umli lehum: mühlet, umulur ki, umulur ki anlarlar, onlara
İnne keydi : hile, yalan, kötü niyet, tuzak, men etmek, düzen,
metinun: kuvvetli, güçlü, tüm varlığı tutan, sağlam, sımsıkı, metânet

183- Umulur ki onlar yalanlarda kaldıklarını fark ederler, tüm varlığı sapasağlam tuttuğumu anlarlar.

-184-

أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُواْ مَا بِصَاحِبِهِم مِّن جِنَّةٍ إِنْ هُوَ إِلاَّ نَذِيرٌ مُّبِينٌ

E ve lem yetefekkerû mâ bi sâhıbihim min cinneh in huve illâ nezîrun mubîn

e ve lem yetefekkerû: tefekkür etmezler mi?
Ma bi sâhıbi-him: değil, yok, şey, ne, sahip, arkadaş,
min cinnetin: delilik, ne dediğini bilmeyen,
in huve : ancak, sadece, o,
illâ nezir mubin : hakitleri apaçık açıklayan, uyaran, apaçık

184- Hiç tefekkür etmezler mi? Onların arkadaşında, ne dediğini bilmemezlik yoktur, o sadece hakikatleri apaçık açıklayıp uyarandır.

-185-

أَوَلَمْ يَنظُرُواْ فِي مَلَكُوتِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّهُ مِن شَيْءٍ وَأَنْ عَسَى أَن يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ أَجَلُهُمْ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ

E ve lem yanzurû fî melekûtis semâvâti vel ardı ve mâ halakallâhu min şeyin ve en asâ en yekûne kadıkterebe eceluhum fe bi eyyi hadîsin badehu yuminûn

e ve lem yanzurû: bakıp ta görmez lermi?
Fi melekuti : hakkında, saltanat, hükümran, mülkiyetinde
el semâvâti ve el ardı : gökler, semalar ve yeryüzü
mâ halaka Allah min şeyin: halk edilen, yaratılan, Allah, bir şey, şeyler,
Ve en asa en yekune: belki, ihtimal, olması,
kad ıkterebe : oldu, yakın olmak, yaklaşmış olan,
ecel hum: zaman, ecel, onlar
fe bi eyyi hadis: artık hangi, söz,
Bade hu yuminun: bundan sonra, inanacaklar

185- Bakıp ta görmezler mi? Göklerin ve yerin mülkiyetinde Allah’ın halketmesinden başka bir şey yoktur. Belki onlar ecellerinin yaklaştığını bilirler. Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar.

-186-

مَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلاَ هَادِيَ لَهُ وَيَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu ve yezeruhum fî tugyânihim yamehûn

Men yudilli Allah : kimse, dalalet, hakikatlerden sapma, Allah
fe lâ hadiye lehu: artık yoktur, yol gösteren, ona
ve yezeru-hum : bırakır, o hallerde kalma, terk etmek, bırakmak,
fi tugyan him: öfke hiddet, taşkın, onlar
yamehûne: inat, bocalama, şaşkın halde olurlar, isyan

186- Kim Allah’ın hakikatlerinden saparsa, artık ona yol gösteren olmaz. Artık onlar; hiddet, zulüm, taşkınlık hallerinin içinde bocalayıp dururlar.

-187-

يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي لاَ يُجَلِّيهَا لِوَقْتِهَا إِلاَّ هُوَ ثَقُلَتْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لاَ تَأْتِيكُمْ إِلاَّ بَغْتَةً يَسْأَلُونَكَ كَأَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَا قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ اللّهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ

Yeselûneke anis sâati eyyâne mursâhâ kul innemâ ilmuhâ inde rabbî, lâ yucellîhâ li vaktihâ illâ huve sekulet fîs semâvâti vel ard lâ tetîkum illâ bagtete yeselûneke ke enneke hafiyyun anhâ, kul innemâ ilmuhâ indallâhi ve lâkinne ekseren nâsi lâ yalemûn

yeselûne-ke : sormak, sorgulamak, araştırmak, sen,
an el saat : vakit, zaman, gelecek olan zaman, o saat
Eyyâne musra ha: ne zaman, ne vakit, meydana gelmesi, dokunma
Kul innema ilmu ha: anlat, de, ancak, sadece, ilim, onun
inde rabbî: Rabbimin katında, ona ait,
lâ yucellî-hâ li vakti ha: yok, açığa çıkarmak, açıklamak, onun vaktini
illâ huve: ondan başkası
sekulet: ağır, yoğun, iş, hakikatleri taşıma
fî el semavati ve el ard: gökler ve yeryüzü
lâ teti kum : yok, gelmek, getirmek, açmak, açılmaz, siz,
illa bagteten: başka, ansızın, hemen
yeselûne-ke: sana soruyorlar
keenne-ke hafiyyun anha: sanki sen gizli olan, bilinmeyen, ondan,
Kul innemâ ilmu ha: anlat, de, sadece, yalnızca, ilim, o
inde allâhi: Allah’ın indinde, katında, ona aittir
ve lâkinne: lakin, fakat
eksere en nâsi : çoğu, insanlar,
la yalemun: bilemiyorlar, hakikatleri bilemiyorlar,

187- Sana soruyorlar, o saat ne zaman gelecek? De ki: O hakikatlerin ilmi ancak Rabbimin katındandır. Bir vakit içinde ancak O’ndan başkası o hakikatleri ortaya çıkaramaz. Göklerin ve yerin o yoğun hakikatleri size hemen açılmaz. Sanki o bilinmeyenler sana aitmiş gibi soruyorlar. De ki: O hakikatlerin ilmi ancak Allah’a aittir. Fakat insanların çoğu hakikatleri bilemiyorlar.

-188-

قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ وَلَوْ كُنتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لاَسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ إِنْ أَنَاْ إِلاَّ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Kul lâ emliku li nefsî nefan ve lâ darran illâ mâşaallâh ve lev kuntu alemul gaybe lesteksertu minel hayri ve mâ messeniyes sûu in ene illâ nezîrun ve beşîrun li kavmin yuminûn

Kul la emliku : anlat, yok, melik, sahip, güçlü olan,
li nefsi: nefsim için, kendime ait,
Nefan : fayda, yarar
ve lâ darran: yok, zarar, sıkıntı, koruma, oda
illâ mâ şae Allâh : ancak, şey, ne, değil, istek, dilek, irade, Allah
ve lev kuntu alemu : eğer, ben, olsaydım, bilmek,
el gayb: bilinmeyen görünmeyen, gaybı,
le isteksertu : elbette, çoğaltma, büyütme,
min el hayrı : hayır, iyilik, faydalı olan,
Ve mâ messeniye es sûu: dokunmak, temas, kötülük olmasını istemezdim
in ene illâ nezirun: ben ancak, sadece, hakikatleri tebliğ eden uyaran
ve beşir : müjde, sevindirme, umut vermek,
li kavmin yuminun: kavim, kimseler, inanan, güvenen

188- De ki: Benim kendime ait bir gücüm yoktur, koruyamam ve fayda da veremem. Bunlar ancak Allah’ın iradesinden olan şeylerdir. Eğer ben gaybı bilenlerden olsaydım, elbette iyiliklerin çoğalmasını isterdim ve kötülüklerin olmasını istemezdim. Ben sadece hakikatleri tebliğ edip uyaranım ve inanan kimseler için sevindirici haberler verenim.

-189-

هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَفِيفًا فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَت دَّعَوَا اللّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ

Huvellezî halakakum min nefsin vâhıdetin ve ceale minhâ zevcehâ li yeskune ileyhâ fe lemmâ tegaşşâhâ hamelet hamlen hafîfen fe merret bihî fe lemmâ eskalet deavâllâhe rabbehumâ lein âteytenâ sâlihan le nekûnenne mineş şâkirîn

huve ellezî halaka kum: o, ki o, halk eden, yaratan, siz
min nefsin vahidetin : bir neftsen, tek nefs,
ve ceale min ha : kıldı, yaptı, düzenledi, ondan,
zevce ha: eş, çeşit, tür, aynı yolda olan, benzer,
li yeskune ileyha : beklemek, durmak, sükun bulması, huzur, onunla
fe lemmâ tegaşşa ha: böylece, olduğu zaman, sarıp bürüyen, örten
Hamelet hamlen hafif: yüklendi, hamile, bir yük, taşınan, hafif, yazıf
fe meret bihi: artık, dolaştı, yürüdü, geçti, onunla
fe lemmâ eskalet : böylece, olduğunda, yüklü, yogun, ağır,
deavâ Allâh : dua, yönelme, isteme, Allah,
rabbe huma: rabbi, vücudlandıran, onları, kendilerini,
le in ateyte na : elbette, eğer, ise, vermek, verdiğin, biz,
salihan: iyi insan, yararlı olan,
le nekûnen : elbette, olmak,
min el şakirin: şükür, nimetlerin sahibini bilip teslim etme

189- Ki O’dur sizi tek bir nefisten halk eden ve huzur bulmanız için ondan eşler ortaya çıkaran. Böylece o hafif bir yükle yüklenir, sonra da onunla dolaşır, böylece o yük ağırlaşınca, onlar kendilerini vücudlandıran Allah’a yönelip, eğer bize verdiğin nimetleri anlayanlardan olursak iyi kimselerden oluruz, elbette biz nimetlerin sahibini bilip teslim edenlerden oluruz, diye dua ederler.

-190-

فَلَمَّا آتَاهُمَا صَالِحاً جَعَلاَ لَهُ شُرَكَاء فِيمَا آتَاهُمَا فَتَعَالَى اللّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

Fe lemmâ âtâhumâ sâlihan cealâ lehu şurakâe fîmâ âtâhumâ fe teâlâllâhu ammâ yuşrikûn

fe lemmâ ata huma : böylece, olduğu zaman, verdi, sundu, onlara
salih: iyi olan, güzel, yararlı, Salih kimse, tertemiz evlat,
Cealâ lehu şurekae: yapmak, kılmak, eylemek, ona, şirk, ortaklar
Fima âtâ-humâ: o şeyler için, şeylerle, verdi, onlara
fe teâlâ allâh: halbuki, oysa Allah âli’dir, yücedir
ammâ yuşrikun: şeylerden, ortak koşma

190- Onlara tertemiz bir evlat sunulduğunda, onlar söylediklerini unutup O’na ortaklar koşarlar. Oysa Allah, ortak koştukları şeylerden yüce olandır.

-191-

أَيُشْرِكُونَ مَا لاَ يَخْلُقُ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ

E yuşrikûne mâ lâ yahluku şeyen ve hum yuhlekûn

e yuşrikûne: şirk, ortak, mı koşuyorlar
Mâ la yahluku şeyen: değil, yok, şeyi, şeyleri yaratma, şeyen
ve hum yuhlekun: onlar, kendileri, halk edilmiş, var etme, yaratılmış

191- Bir şey yaratamayan ve kendileri de yaratılmış olan şeyleri mi ortak koşuyorlar?

-192-

وَلاَ يَسْتَطِيعُونَ لَهُمْ نَصْرًا وَلاَ أَنفُسَهُمْ يَنصُرُونَ

Ve lâ yestetîûne lehum nasran ve lâ enfusehum yansurûn

ve lâ yestetiûne lehum : yok, güç yetiremezler, onlara,
nasr: yardım, yardımcı
ve lâ enfus hum : yok, olmaz, nefslerine, kendilerine,
yansurun: yardım eden

192- Ve onlara yardım için gücü olmayan ve onların kendilerine de yardımı olmayan şeyleri mi ortak koşuyorlar?

-193-

وَإِن تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لاَ يَتَّبِعُوكُمْ سَوَاء عَلَيْكُمْ أَدَعَوْتُمُوهُمْ أَمْ أَنتُمْ صَامِتُونَ

Ve in tedûhum ilel hudâ lâ yettebiûkum sevâun aleykum e deavtumûhum em entum sâmitûn

ve in tedû-hum : eğer, davet, çağrı, onlar,
ila el huda: kılavuz, yol gösteren, rehber,
lâ yettebiû-kum: yok, tâbi olma, uymak, siz
Sevâun aleykum: birdir, eşittir, değişmez sizin için
e deavtumû-hum: arasanızda, onları davet mi ettiniz, çağırdınız mı?
Em entum sâmitûne: yoksa, siz, aramasanızda, çağırmamak, sessiz kalmak,

193- Eğer onlara yol göstermeleri için çağrı yapsan, size cevap veremezler. Onlarda bir şey arasanız da veya aramasanız da sizin için bir şey değişmez.

-194-

إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ عِبَادٌ أَمْثَالُكُمْ فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

İnnellezîne tedûne min dûnillâhi ıbâdun emsâlukum fed’ûhum felyestecibû lekum in kuntum sâdıkîn

inne ellezine: muhakkak ki onlar
tedûne : dua, yönelme, isteme, arama, çağırmak,
min dûni allâhi: Allah’tan başka
ıbâdun emsâlu-kum: kullar, gibi, sizin, sizin gibi kuldur
fe udû hum: öyleyse onları çağırın, davet edin,
fe li yestecibû: o zaman icabet etsinler, kabul etme, uyma
Lekum in kuntum sadıkin: size, eğer, oldunuz, doğru söyleyen, sadık

194- Muhakkak ki Allah’ı bırakıp ta yöneldiğiniz şeyler de sizin gibi bir kuldur. Öyleyse, eğer siz söylediğinizin doğruluğuna inanıyorsanız onları davet edin, size cevap versinler.

-195-

أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا قُلِ ادْعُواْ شُرَكَاءكُمْ ثُمَّ كِيدُونِ فَلاَ تُنظِرُونِ

E lehum erculun yemşûne bihâ em lehum eydin yabtışûne bihâ em lehum ayunun yubsırûne bihâ em lehum âzânun yesmeûne bihâ kulidû şurekâekum summe kîdûni fe lâ tunzırûn

e lehum erculun : onların var mı, ayakları,
Yemşune biha: yürürler, onunla
em lehum eydin: ya da, yoksa onların var mı, elleri
yabtışûne bihâ: onunla tutarlar
em lehum ayunun: yoksa onların var mı, gözler
yubsırûne bi-hâ: onunla görürler
em lehum: veya, yoksa onların var mı?
Azanun yesmeûne bi-hâ: kulaklar, onunla işitirler
kul udu : de ki, davet edin, çağırın,
şurekâe-kum: ortak koştuklarınızı, siz
Summe keyd ni: sonra, tuzak, kötülük, hile, yanılgı, menetmek, ben
fe lâ tunzirûne: artık, yok, bakıpta görme, anlamaz mısınız?

195- Onların yürüyecek ayakları mı var? Yoksa tutacak elleri mi var? Yoksa onların görecek gözleri mi var? Yoksa işitecek kulakları mı var? De ki: Siz ortak koştuklarınızı hadi davet edin. Artık, Bize karşı yanılgılarda kaldıklarınızı hâlâ anlamaz mısınız?

-196-

إِنَّ وَلِيِّيَ اللّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ

İnne veliyyiyallâhullezî nezzelel kitâbe ve huve yetevelles sâlihîn

inne veliy allâh ellezine: muhakkak, velim, dostum, Allah, kimseler,
nezzele : sunulan, verilen, konaklayan, indirdi,
el kitab: kitab, varlık kitabı, hakikatler,
ve huve yetevel el salihin: o, dostluk, üstlenme, sorumluluk, veli, Salih, doğru olan

196- Muhakkak ki her varlığın bir kitap olarak sunulduğunu anlayan kimseler, Allah’ı dost edinirler ve salih kimselerden olup, sorumluluk sahibidirler.

-197-

وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَكُمْ وَلآ أَنفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ

Vellezîne tedûne min dûnihî lâ yestetîûne nasrakum ve lâ enfusehum yensurûn

ve ellezine tedune: kimseler, o şeyler, onlar, dua, yönelme, çağrı,
min dûni-hi: ondan başka, haktan başka
la yestetîûne : yok, güçü olan, muktedir değiller,
narsa kum: yardım, siz
ve la enfuse-hum : yok, nefslerine, kendilerine,
yensurun: yardım,

197- O’nu bırakıp ta yöneldiklerinizin size yardım etmeye güçleri yoktur ve onların kendilerine de bir yardımı yoktur.

-198-

وَإِن تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لاَ يَسْمَعُواْ وَتَرَاهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ وَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ

Ve in tedûhum ilel hudâ lâ yesmeû ve terâhum yenzurûne ileyke ve hum lâ yubsırûn

ve in tedû-hum : eğer, çağırma, davet, dua, onlar, ,
ila el huda: yol göstermek, klavuz, rehber olmak,
la yesmeu: yok, işitme, işitmezler
ve terâ hum : görürsün, onlar,
yenzurun ileyke: bakarlar, sana
ve hum la yubsırun: onlar, yok, bakıpta görmemek

198- Eğer onları hakikatin yoluna davet etsen işitmezler. Sen onların sana baktığını görürsün, fakat onlar bakıp ta göremezler.

-199-

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ

Huzil afve vemur bil urfi ve arıd anil câhilîn

huz el afve: almak, çekmek, sarıl, edinmek, af, namus, iffet
ve emr : işleyiş, hüküm,
bi el urfi : irfan, bilme, anlama, sezme
ve arıd : uzaklaş, yüz çevir, mesafe koy,
anil el cahilin : cehalet hallerinden,

199- Affedin ve işleyişi anlayın ve cehalet hallerinden uzaklaşın.

-200-

وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

Ve immâ yenzeganneke mineş şeytâni nezgun festeiz billâh innehu semîun alîm

ve immâ yenzeganne-ke: ama, fakat, öneri, düşünce, bir hale sürükleme, sen
min eş şeytani : şeytani halleriniz, kötülük halleri,
nezgun: çıkarma, dürtü,
fe isteiz bi Allah : o zaman, hemen sığın, Allah
inne-hu semiun alimun: muhakkak ki o, işitme, ilmin sahibi,

200- Şeytani halleriniz, sizi hakikatlerden çıkaran bir hâle sürüklediğinde, hemen Allah’a sığının. Muhakkak ki O işittirendir, ilmin sahibidir.

-201-

إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَواْ إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِّنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُواْ فَإِذَا هُم مُّبْصِرُونَ

İnnellezînettekav izâ messehum tâifun mineş şeytâni tezekkerû fe izâhum mubsırûn

inne ellezîne ittekav: muhakkak, o kimseler, takva, fenalardan sakınan
izâ messe-hum: temas, dürtü, onlara dokunduğu zaman
Tâifun min el şeytani: dönmek, dolaşmak, şeytani haller
tezekkerû: tezekkür ederler, hakikatleri hatırlarlar,
fe izâ-hum mubsırun: böylece, o zaman onlar, doğru görüş, kavrayış, dikkat

201- Muhakkak ki fenalardan sakınan Allah’a ortak koşmayan kimselere, şeytani hallerden bir hâl isabet etmesi durumunda, hemen hakikatleri hatırlarlar, böylece onlar dikkatli olurlar.

-202-

وَإِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِي الْغَيِّ ثُمَّ لاَ يُقْصِرُونَ

Ve ihvânuhum yemuddûnehum fîl gayyi summe lâ yuksirûn

ve ihvânu-hum: yakın dost, arkadaş, kardeş, onlar
Yemudûn hum : sürüklemek, çekmek, onlar,
fi el gayy: doğru yoldan çıkma, akıl dışı davranma
summe la yuksirun: sonra, yok, başarısız, galip olmazlar

202- Doğru yoldan çıkıp akıl dışı davranışlar içinde olanlar, arkadaşlarını da o hâle sürüklerler, sonra da onlar başarılı olamazlar.

-203-

وَإِذَا لَمْ تَأْتِهِم بِآيَةٍ قَالُواْ لَوْلاَ اجْتَبَيْتَهَا قُلْ إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يِوحَى إِلَيَّ مِن رَّبِّي هَذَا بَصَآئِرُ مِن رَّبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Ve izâ lem tetihim biâyetin kâlû lev lectebeytehâ kul innemâ ettebiu mâ yûhâ ileyye min rabbî hâzâ besâiru min rabbikum ve huden ve rahmetun li kavmin yuminûn

ve izâ lem teti-him : getirmediğinde, gelmek, sunmak, onlar,
bi ayet : bir ayet, işaret, delil
kâlû lev lâ ictebeyte-hâ: dediler, olmazmı, eğer, ise, seçmek, derlemek, onu
Kul innema ettebiu : de ki, ancak, sadece, tabi olurum, uyarım,
mâ yûhâ ileyye : ne, şey, vahyolunan, sunulan, haydan gelen,
İleyye min rabbi: rabbimden, vücudlandıran
Haza besair : bu, basiret, kavrama, anlayış,
min rabb kum: Rabbiniz, vücudlandıran, siz
ve huden ve rahmet : yol gösterme ve rahmet
li kavmin yuminun : bir kavim için, kimseler için, inanan, mümin

203- Onlara bir delil sunamadığın zaman, sen düzenleyip söylesen olmaz mı derler. De ki: Ben sadece Rabbimden sunulan şeye uyarım. O hakikatler sizi vücudlandırana aittir. Sizin hakikatleri kavramanız, mümin kimselerden olmanız için, bir yol göstermedir ve rahmettir.

-204-

وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ وَأَنصِتُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

Ve izâ kuriel kurânu festemiû lehu ve ensıtû leallekum turhamûn

ve izâ kurie : okunduğunda,
el kuranu: okuna şey, hakikatleri sözleri, ilahi sözler,
fe istemiu lehu : artık dinleyin, kulak verin, onu,
ve ensıtu: susun, düşünün, anlayın, idrak edin,
lealle-kum turhamun: umulur ki, siz, merhamet,

204- Hakikatlerin sözleri okunduğu zaman artık onu dinleyin ve düşünüp anlayın. Umulur ki siz merhamete ulaşırsınız.

-205-

وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ وَلاَ تَكُن مِّنَ الْغَافِلِينَ

Vezkur rabbeke fî nefsike tedarruan ve hîfeten ve dûnel cehri minel kavli bil guduvvi vel âsâli ve lâ tekun minel gâfilîn

ve uzkur rabbe ke : zikret, an, anla, Rabbini
fi nefsi-ke: içinde, nefsinde, kendinde, kendi kendine
Tedarruan : en içten, tevazu, yalvararak, gizlice en içten
ve hifeten : dikkatli, temkinli
ve dûne el cehri : sesli olmayarak, sessizce, söz, söyleme
min el kavl: bir söz, söylemek, sözleşme,
bi el guduvvi ve el asali : sabah ve akşam, hiç durmadan
ve lâ tekun : sen olma, gaflete düşmeden,
min el gafilin : gafil, çevresinin, kendisinin farkında olmayan

205- Rabbini; kendi kendine ve gizlice, en içten ve dikkatlice ve bir ses çıkarmadan, sabah ve akşam hiç durmadan ve hiç gaflete düşmeden an.

-206-

إِنَّ الَّذِينَ عِندَ رَبِّكَ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ

İnnellezîne inde rabbike lâ yestekbirûne an ibadetihî ve yusebbihûnehu ve lehu yescudûn

inne ellezine : muhakkak, o kimseler,
inde rabbi ke: katında, ona ait, rabb, sen, senin vücudlandıran,
lâ yestekbirûne: kibirlenmezler, büyüklenme
an abideti hi: kulu olmak, onun
ve yusebbihûne-hu: tesbih ederler, fiil sıfat zatının tecellilerini idrak etme
ve lehu yescudun: ona, teslim olma, secde etme

206- Muhakkak ki bütün tecellilerin Rabbine ait olduğunu bilen o kimseler, O’nun kulu olduğunu bilip kibirlenmezler. Fiil, sıfat, Zatı’nın tecellilerini idrak ederler ve O’na teslim olurlar.

Top Articles

Latest Posts

Article information

Author: Golda Nolan II

Last Updated: 10/25/2022

Views: 5833

Rating: 4.8 / 5 (78 voted)

Reviews: 93% of readers found this page helpful

Author information

Name: Golda Nolan II

Birthday: 1998-05-14

Address: Suite 369 9754 Roberts Pines, West Benitaburgh, NM 69180-7958

Phone: +522993866487

Job: Sales Executive

Hobby: Worldbuilding, Shopping, Quilting, Cooking, Homebrewing, Leather crafting, Pet

Introduction: My name is Golda Nolan II, I am a thoughtful, clever, cute, jolly, brave, powerful, splendid person who loves writing and wants to share my knowledge and understanding with you.